(1933- 2017)

TURNAOVASI

Yalnız tatlı rüyalarımda değil

Uyku önceleri de her gece

Ruhumu okşayan bir elsin...

Şarkıların kadar cana yakın

Türkülerin kadar güzelsin...

Buğday kokusu, ter kokusu burnumda

Başım gibi sevdalı dağların

Çoban yeşilidir, yiğittir, uludur,

Gülün söyler, bülbülün söyler,

Korkunç gecelerin bile türkülüdür.

Bayrak bilirim seni, köyüm,

Çocukluğum kadar uzaksın benden

Ama bir nefes kadar yakınsın bu an,

Seni duyup anlayan

Ve anlatan bir destandır 25 yaşım,

Dağların gibi dumanlı başım...

Köyüm, evim-barkım benim,

İçimde sen ve titrek dalgalar.

Gündüzler yaşadım sende

Ama hasrettik yaşam kervanına,

Şimdi hıçkırıklı gecelerde bile

Baykuşlar hâkim sana...

Bir teselli getirmiyor bana

Yarınlardan yükselen sesler,

Gönül avutmasa da türkülerin

Bilirim, mertsin, cömertsin,

Göğün besler, toprağın, suyun besler.

Köylüm, şahidim olsun,

Sende herkesin bir sevdiği var:

Fehim’in Gülten’i,

Ali’nin Ayşe’si;

Ahmed’in Gülsen’i.

Benim de kalbimde bir Fatmacık yaşar!

Köyüm benim,

Rüzgârlarınla dertleşen toprağında titreşir

Benim yaralı hürriyetim...

Bu hürriyet haykırıyor

Bülbüllerin yanık şarkıları,

Kavalların döktüğü türküler...

Benim kırık hürriyetim

Fatma’nın gözlerinde güler...

10

T.C. Sofya Büyükelçisi Aylin Sekizkök 22 Aralık 1970 tarihinde Amasya’nın

Suluova ilçesinde dünyaya gelmiştir. Ankara Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Ulus -

lararası İlişkiler Bölümü’nden 1991 yılında mezun olmuş, aynı yıl T.C. Dışişleri Bakan-

lığı’na intisap etmiştir. Evli ve iki çocuğu olan Aylin Sekizkök, 15 Ocak 2020 tarihinde

Türkiye Cumhuriyeti’nin Sofya Büyükelçisi olarak göreve başlamıştır.

Büyükelçi Aylin Sekizkök, Kiev, Stokholm, Berlin ve Amman Büyükelçiliklerinde

çeşitli kademelerde çalışmış, 2011-2015 yıllarında T.C. Milano Başkonsolosu olarak

görev yapmıştır. Ankara’da ikili ekonomik ilişkilerden sorumlu dairede, Denizcilik ve

Havacılık Genel Müdür Yardımcılığı’nda, Siyaset Planlama biriminde ve Güvenlik ve

Terörle Mücadele Genel Müdür Yardımcılığı’nda görev almıştır. Son olarak Sofya’ya

atanmadan önce, 2017-2019 yılları arasında Güvenlik ve İstihbarat Genel Müdür Yar-

dımcısı olarak çalışmıştır.

11

Kadriye Cesur: Sayın Büyükelçi, pek değerli Aylin Sekizkök, öncelikle söyleşi tale-

bimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Nöbettepe Dergisi okurlarıyla paylaşa-

caklarınızın önemli ve çok kıymetli olacağına inanıyorum. İlkin şunu sormak istiyorum:

Görevde bulunduğunuz diğer dünya şehirlerinden sonra- bunlara Kiev, Stokholm, Ber-

lin, Amman ve Milano gibi dünyanın yıldız şehirleri dahil- Sofya’yı Sizin için farklı kılan

özellikler nelerdir, efendim?

Aylin Sekizkök: Büyükelçilik makamı, bir diplomatın kariyerinin zirvesini oluştu -

rur. Bu önemli makama Sofya’da atanmış olmam ise benim için ayrı bir gurur vesilesi

oldu.

Türkiye Cumhuriyeti Sofya Büyükelçiliği her zaman yurtdışındaki en önemli tem-

silciliklerimizin başında gelmiştir. Elbette bunun çeşitli sebepleri bulunmaktadır: Bul-

garistan’la komşu olmamız ve yüzyıllara yayılan ortak tarihimizin yanı sıra, Bulgaris-

tan’daki soydaşlarımızın hak ve hukukunun korunması, her dönemde Türkiye’nin temel

dış politika önceliklerinden biri olmuştur. Bulgaristan’ın NATO ve AB üyelikleri iki ülke

arasındaki ilişkilere çok taraflı boyutlar da kazandırmıştır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Birinci Dünya Savaşının hemen öncesinde bir yıl bo-

yunca Sofya Büyükelçiliğimizde Askeri Ataşe olarak görev yapmış olması ise, Sofya’yı

farklılaştıran, bu misyonu daha da özel ve anlamlı kılan çok önemli bir husustur.

Kadriye Cesur: Sizce Türkiye- Bulgaristan arasında elzem, çözülmesi icap eden

sorunlar nelerdir? Ya da var mıdır böyleleri? Ekonomik ilişkiler doludizgin ilerliyor, bu

elbette çok umut verici. Ancak iki ülke arasındaki kültür-sanat alanı ile ilgili söyleye-

cekleriniz özellikle ilgimiz odağında, efendim.

Aylin Sekizkök: İki ülke arasındaki münasebetler, inişli çıkışlı bir seyir izlemiş olsa

da, özellikle son dönemde gayet olumlu bir seviyeye ulaştı. Uluslararası toplumun CO-

VID-19 pandemisiyle topyekûn mücadele ettiği şu zor günlerde, Türkiye ve Bulgaristan

hükümetlerinin karşılıklı olarak dayanışma ve işbirliğini daha da güçlendirdiğini özel-

likle vurgulamam gerekiyor. Temennim, bu olumlu atmosferin, sizin de vurguladığınız

üzere diğer alanlara da sirayet etmesidir. Bu doğrultuda özel gayret göstereceğim.

Kültür ve sanat, doğrudan insana dokunan ve bu yönüyle insani etkileşimi güçlen -

direbilecek en önemli kulvarlardan biridir. Neler yapabiliriz? İki boyutta ilerleyebiliriz

diye düşünüyorum: Bir yandan çağdaş Türk kültürünü, sanat ve edebiyatını tanıtırken,

12

diğer yandan yüzyılların imbiğinden geçen Bulgaristan’daki kültürel mirasımızın ko -

runması ve yaşatılması için ortak gayretlerimizi arttırabiliriz.

Türkiye’de son olarak restore edilip yeniden ibadete açılan Demir Kilise’yi ve daha

birçok eseri muhafaza ediyoruz. Sofya’daki ilk temaslarımda bu konuyu da ele aldım.

Kültür Bakanı Sayın Boil Banov ile hem çağdaş sanatımızın karşılıklı tanıtılması, hem

de kültürel miramızın korunması konularını, bu arada başta Köstendil’deki Fatih Sul-

tan Mehmet Camii’nin durumu olmak üzere birçok hususu samimi bir şekilde konuş-

tuk. Ortak irade ve niyetle bu konularda ilerleme sağlayabileceğimizi düşünüyorum.

Taşınmaz eserlerimizin restorasyonunun yanı sıra, bu güzel ülkede Türk ve Müs -

lüman toplumunun nesilden nesle büyük bir hassasiyetle aktardığı yaşayan kültür

hazinemizin korunmasını da bu kapsamda değerlendiriyorum.

Kadriye Cesur: Bulgaristan’ın jeopolitik, ekonomik ve kültürel dinamiklerini geçen

birkaç ay içinde yayımlanan söyleşi ve röportajlarınızda dile getirmiştiniz. Bu bağlam-

da Bulgaristan’da, Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi olarak yürütmekte olduğunuz gö-

rev anlayışınızda öncelikli kıldığınız değerler, kriterler neler olacaktır? Bulgaristan’da

yoğun Türk nüfusu olması bu minvaldeki duruşunuza bir etki eder mi? Örneğin Mila-

no’da böyle bir faktör yoktu. Farklı olan nedir?

Aylin Sekizkök: Yüzyıllar boyunca, en meşakkatli dönemlerde dahi varlığını idame

ettirmiş, ana diline, kimliğine, kültürüne sahip çıkmış olan Bulgaristan’daki Türk top-

lumunun bu yüksek iradesi her türlü takdirin ötesindedir. Türkiye Cumhuriyetinin dış

politika önceliklerinin başında soydaşlarımız gelmiştir, böyle olmaya devam edecektir.

Bulgaristan’daki görevime geldiğimden bu yana, soydaşlarımızın sıcak, samimi tevec-

cühüyle karşılaştım. Sofya’daki görevim boyunca, soydaşlarımızla, Türk toplumuyla

her vesileyle birlikte olacağım. Bulgaristan Türkleri ve soydaşlarımız, ikili ilişkilerimiz

için de büyük bir hazinedir.

İşbirliğine açıklık ve şeffaflık her zaman temel çalışma prensibim olmuştur. Sof-

ya’da da böyle olacak.

Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ikili ilişkileri her alanda ortak çıkarlar temelinde

geliştirmek için ekibimle çalışacağım. İlk kez bir komşu ülkede görev yapıyorum. Kom-

şuluk ilişkilerinin, özellikle Bulgaristan gibi bir ülkeyle, ne kadar geniş olabileceğini

tahmin ediyordum, ancak, burada göreve başladıktan sonra tahminlerimin de ötesin-

13

de bir tempo ile karşılaştım. Düşünün; 30 Ocak tarihinde Sayın Dışişleri Bakanımızın

resmi bir ziyaret çerçevesinde Bulgaristan’ı ziyaret için Sofya’ya vardığı günün sabahı,

ben güven mektubumu Cumhurbaşkanı Sayın Radev’e sunarak resmen göreve başla-

mıştım. Dolayısıyla, Sofya’da çok hızlı bir başlangıç yaptım. Böyle güzel bir başlangıç

her Büyükelçiye nasip olmaz. Bilahare, Suriye’deki gelişmeler bağlamında Başbakan

Borisov’un Türkiye’ye yaptığı ziyarette de hazır bulundum. COVID-19’e karşı uluslara-

rası planda sürdürülen mücadelenin olumlu sonuçlanmasını ve normalleşme sürecine

girilmesini takiben, Sayın Cumhurbaşkanımız da Sofya’ya teşrif edeceklerdir.

Kadriye Cesur: Efendim, Nöbettepe dergimiz, bir edebiyat, kültür ve sanat yayını

profiline sahip ve hem Bulgarca, hem Türkçe okuyan geniş bir okur kitlesine hitap

etmekte. Bulgar edebiyatı büyük, ancak dünyada pek az konuşulan, dünya dilleri ölçe-

ğinde küçük bir dilde yazılan, yine de büyük bir edebiyat olarak tanımlanır. Bulgar ede-

biyatını tanıma olanağınız oldu mu, efendim, hangi yazarlar, şairler düştü odağınıza,

neler paylaşabilirsiniz bu konuda?

Aylin Sekizkök: Evvelce bahsetmiş olduğum yaşayan kültür hazinemizin ba-

şında anadilimiz, Türkçemiz gelmektedir. Türk edebiyatının, Türk romanının, özellikle

klasiklerimizin gönlümdeki yeri ayrıdır. Bulgaristan’a geldikten sonra tanıştığım Nöbet-

tepe dergisi, zengin ve kaliteli içeriğiyle beni çok etkiledi. Türkçe’nin yanı sıra Bulgarca

çalışmalara yer vermesi de, kültürel etkileşim bakımından önemli.

Bulgar edebiyatını yeni yeni tanımaya başlıyorum. Kır hayatını çok sevdiğimden do-

layı, Bulgaristan’ın köylerini, dağlarını ve kır hayatını anlatan, bu alandaki en iyi yazar-

lardan kabul edilen Elin Pelin’i tanımak istiyorum. Aleko Konstantinov’un “Bay Ganyo”

adlı yapıtındaki tipleme de önemli, çok ilgimi çekiyor. Türkçeye de çevrilmiş bir eser.

Aslında her kültürde bir Bay Ganyo var. Bunların haricinde Yordan Yovkov ve Dimitır

Dimov da keşfetmek istediğim diğer Bulgar yazarları aarsında. Çağdaş Bulgar edebi-

yatının bugün dünyaca ünlü bir romancısı olan Georgi Gospodinov da ilgi odağımda. En

sevdiğim Bulgar ressamlar ise Vladimir Dimitrov-Maystora, Zlatyu Boyadjiev ve Peter

Miçev. Müzik alanında Yıldız İbrahimova’nın güçlü sesinden büyülendiğimi belirtmeden

geçemeyeceğim.

14

Kadriye Cesur: Peki, Bulgaristan Türkleri edebiyatı ve sanatı hakkındaki düşünce-

lerinizi, izlenimlerinizi de paylaşır mısınız, lütfen, merak ediyoruz. Okuduğunuz, sev-

diğiniz yazarlar, ressam veya başka alan sanatçıları kimlerdir?

Aylin Sekizkök: Bulgaristan Türklerinin tarihini ve edebiyatını kendi kültürümüz -

den ayırmamız mümkün değildir. Dolayısıyla bu coğrafyada yazılan Türkçe her cüm -

le Türk edebiyatına da bir katkıdır. Bulgaristan’da Türk edebiyatına katkı yapan çok

değerli yazar ve şairlerimiz var. Aklıma ilk etapta Recep Küpçü, Ali Bayram, Musta -

fa Çete, Osman Azizov, Naci Ferhadov, Sabri Alagöz ve İsmail Çavuşoğlu geliyor. Bu

önemli isimler, Bulgaristan Türklerinin eğitim, kültür, edebi ve düşünsel hayatlarına

önemli katkılar sağlamışlardır.

Edebiyat dışında da farklı alanlarda çok önemli soydaş sanatçılarımız var. Vejdi

Raşidov, Seyfettin Şekerov, Kamber Kamber ve Mustafa Aslıer ilk etapta aklıma gelen

değerli sanatçılar.

Bu yazar ve sanatçılarımızın bir kısmı ebediyete intikal etti, bu vesileyle onlara

Allah’tan rahmet diliyorum. Yakın zamanda da önemli yazarlardan İsmail Canbazov

Hakk’ın rahmetine kavuştu. Mekânları cennet olsun.

Kadriye Cesur: Özgeçmişinizi incelediğimizde pozitif bilimlerden ziyade, sözel

alanlarda çalıştığınızı açıkça görüyoruz. Genç okurlarımız bu soruyu çok sevecekler:

Siz hep “sözelci” miydiniz? Aylin Sekizkök Uluslararası İlişkiler Bölümüne nasıl yönel-

di? Aile yönlendirmesi mi oldu, kişisel bir seçim miydi?

Aylin Sekizkök: Lise yıllarımda “sözelci” değil “matematikçi” olduğumu söyle-

yebilirim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü 1987 yılında

kazanırken, sözelden ziyade matematik puanlarımın etkili olduğunu itiraf etmeliyim.

Çocuklarıma gururla anlattığım, onların da açıkçası duymaktan bıktıkları bir başarı

hikâyem, üniversiteye giriş sınavında 52 matematik sorusunu eksiksiz doğru yanıtla -

mış olmamdır.

Matematiğe karşı bu özel ilgime rağmen, ortaokul yıllarımdan beri, hayalim diplo -

mat olmak, Türkiye’ye yurtdışında temsil etmek, Türk milletinin haklı davalarını savu-

nabilmekti. Geçmişe dönüp baktığımda, bu tercihimde iki belirleyici etken olduğunu

görüyorum. Birinci olarak, okuduğum kitapların etkisi yadsınamaz. Küçük yaşlarda

okumaya başladığım, Numan Menemencioğlu, Zeki Kuneralp, Fatin Rüştü Zorlu gibi

15

büyük diplomatlarımızın hayat hikâyeleri, küçük bir Anadolu şehrinde büyümekte olan

bir kız çocuğunu daha önce tecrübe etmediği, çok kültürlü, renkli ve hareketli bir dünya

olan diplomasiyle tanıştırdı. Aynı dönemde Türk diplomatlarının yurtdışında, sadece

Türk oldukları ve Türkiye’yi temsil ettikleri için teröristlerce hedef alındıkları sarsıcı

günlerden geçmekteydik. Bu da genç dimağımda kalıcı izler bırakmıştır; büyüklerimi-

zin taşıdığı bayrağı devralarak yurtdışında davalarımızı savunma kararlılığı vermiştir.

Kadriye Cesur: O halde, gene gençlerin ufkunu genişletmek için şöyle soruyorum:

Diplomat olmak isteyen, bu alanda bir kariyer hedefleyen gençlere ne tavsiye edersi-

niz? Sizce, uluslararası diplomasi alanına yönelmek için kişilik özellikleri olarak “ol-

mazsa olmazlar” var mı, sizin bakışınızla bunlar nelerdir?

Aylin Sekizkök: Türk diplomatı olmak, zorlu, ama aynı zamanda çok şerefli bir

görevdir. Büyük bir tarihi mirası yüklenmiş olan Türk diplomatının en önemli hasletleri

vatanseverlik, tarih şuuru ve modern Türkiye’yi daha da ileriye taşıma şevkidir. Elbet-

te, tek yanlı, kavgacı ve dogmatik bir yaklaşım değil kastettiğim. Farklı ortamlarda,

farklı kültürlerle, değişik düşünce kalıplarıyla ve ön yargılarla karşılaşmak durumun -

dayız. Bunun etrafımıza duvarlar örmesine, kendi içimize kapanmamıza yol açmaması

lazım geliyor. Aksine, bulunduğumuz ülkelerde sabırla çalışarak samimi ilişkiler tesis

edebilmemiz gerekiyor. Başarının yolu, yabancı muhataplarımızla sağlıklı, hakiki bir

diyalog kurabilmek, böylelikle onların bizi anlamak için gayret göstermelerini sağla-

maktan geçmektedir. Sosyal ilişki kurabilme becerisi diplomatların en önemli yetenek-

lerindendir.

İçlerinde bu ruhu taşıyan gençlerimize, Dışişleri Bakanlığı sınavlarına girmeleri için

çağrıda bulunuyorum.

Kadriye Cesur: Bugün Sofya’da, dünyanın birçok ülkesini temsil eden diplomat-

lar zümresinde kadın diplomatların yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Ben de, şahsen,

bu bağlamdaki duygularımı gizleyemeyeceğim: Selefiniz, pek değerli Sn. Hasan Ulu-

soy’dan sonra Sofya Büyükelçiliğine bir kadın diplomatın atanmasına olağanüstü se-

vinmiştim. T.C. Sofya Büyükelçiliği tarihinde bir ilksiniz. Ayrıca bugün Siz, Mustafa

Kemal Atatürk’ün adımladığı, fiilen bulunduğu bir konutta ikamet ediyorsunuz. Bu

durum Sofya misyonunuzu nasıl etkiliyor? Neler hissediyorsunuz?

16

Aylin Sekizkök: Güzel düşünceleriniz için teşekkürlerimi sunuyorum. Bu hislerini-

zin karşılıksız çıkmaması için uğraşacağımdan emin olabilirsiniz.

Türk kadınının her alanda en iyiyi başarabileceğine inanan, Avrupa’daki çağdaşla -

rımızdan çok önce, bizlerin toplumsal hayatta, ekonomi, siyaset ve bilimde yüksel -

memiz için devrimlere imza adan Atamızın açtığı yolda, Türkiye’yi Bulgaristan’da ilk

kadın Büyükelçi olarak temsil ediyor almam, büyük bir onur olduğu gibi, beraberinde

bu görevi layıkıyla yapmanın büyük sorumluluğunu da getirmiştir.

Kadriye Cesur: Sayın Büyükelçi, çok teşekkür ederim. Değerli vaktinizden Nöbet-

tepe’ye de pay ettiniz. Sağ olunuz.

Aylin Sekizkök: Ben teşekkür ediyorum. Nöbettepe’nin evvelce çıkmış olan nüs -

halarının tümünü okumuş bir edebiyatsever olarak, sizinle gurur duyuyorum, emeği

geçenleri tebriklerimi sunuyorum.

17

NİKOLA ALVACİEV’İN PLOVDİVSKA HRONİKA (FİLİBE

KRONİĞİ) ADLI YAPITINDA BİR TÜRK İMAJI: FİLİBELİ

ŞAKİR AĞA

Basri Zilabid

Adını 1937’de yayınladığı Eski Çağların Gölgesin-

de: Filibe kitabıyla duyuran Bulgar şehir tarihçisi Al-

vacıoğlu Nikola (Nikola Alvaciev) 1900 yılında Filibe’de

doğdu. Uzun yıllar Filibe Belediyesi’nde çalıştı. Bu es-

nada basınla iç içeydi. Gazetelere makaleler ve tiyatro

eleştirmenliği yazıları yazıyor, Fransızcadan çeviriler

yapıyordu. 1974 yılındaki ölümünden üç yıl önce başya-

pıtını yayınladı: “Plovdivska hronika” (Filibe Kroniği).

Filibe’nin 1900-1912 yılları arasındaki hayatını, canlı

tablolar halinde okuyucunun önüne seren yazar çok

geçmeden hemen ertesi yıl Filibe Edebiyat Ödülü’ne

layık görüldü. 1971 yılından bu yana devamlı ilgi gören

kitabı Nikolay Haytov şöyle tanımlıyor: “Bir roman gibi

okunur, ancak cebir kadar da doğrudur.”

Değerli okuyucularımıza yazarın Türkü temsil eden Şakir Ağa’yı betimlemesini ve

Ramazan tasvirini sunuyoruz.

“Alaca Camii çok güzel bir bina idi. Onu hatırlayanlar muhakkak Şerif Ağa’yı da

hatırlayacaklardır. Eski Türklerden olan bu zât yolun sol tarafında Filibe Cemaat-i

İslâmiyesi’ne ait kerpiç dükkânların birinde kiracı idi. Filibe doğumlu olan Şerif, 1877-

1878’de Türk muhacirlerle göç etmemiş, doğduğu yerde kalmıştı. Dükkânında tütünün

her türlüsünü satıyordu. Paketlenmiş veya kilo ile, ince veya kalın doğranmış, sert veya

yavaş.. Basma, zihne, cebel, kabakulak cinslerinin râyihâsı yüz adım öteden hissedili-

yordu. Dükkânın içi tertemizdi. Kışın yere hasır serer üzerine de renkli bir çerge atardı,

köşeye de küçük bir mangal yerleştirirdi. Dar raflarda tütün paketleri ile sigara kâğıt-

18

ları olur, kapaklı renkli çömleklerde ise doğranmış tütün bulunurdu. Ayağında eskimiş

şalvarı, yalın ayak giyilmiş siyah yemenileri, kar beyazı sarığı ve eski peygamberleri

andıran uzun beyaz sakalıyla ihtiyar adamın görünüşü etkileyiciydi. Şerif Ağa’nın

herkese söyleyecek tatlı bir sözü, mütebessim bir bakışı, samimi bir tavrı vardı. Onu

sevmeyen bir Bulgar yoktu.

Kurban ve Ramazan bayramları bütün bir ay devam ediyor ve hep yaz aylarına denk

geliyordu. Türkler oruçlarını büyük bir sabırla tutuyordu bu sıcak yaz günlerinde. Sa-

bah saat dörtten akşam saat yediye kadar sadece çocuklar yiyip içebiliyordu. Günlük

orucun bitişini Cuma Camii hocası minareden fişek patlatarak haber veriyordu. “Fişek

patladı” denilen bu olaydan sonra mü’minler dualarını okuyarak doyuncaya kadar yer,

içerlerdi. Türkler her türlü eti yerdi, “domuz” hariç. Koyun kavurması pişirmede ise

üstlerine yoktu. Gece yarısı saat ikide cami görevlisi şehir içinde dümbelekle dolaş-

maya başlar, davulun gerilmiş derisine deri bir kemerle vurarak mü’minleri yemeğe

kaldırırdı çünkü saat dörtten itibaren yeni günün orucu başlıyordu. Dümbeleğin çı-

kardığı sesten sadece Türkler değil, Bulgarlar ve geri kalan herkes uyanıyordu ancak

hiç kimse buna darılmıyordu. O zaman insanların sinirleri henüz sağlamdı, sağlıklıydı.

Ramazanın son gecesi vurulan büyük davul ise orucun bittiğinin habercisiydi.

Ramazan boyunca saraylı tatlısı satılırdı. Bir çeşit beyaz simit, taze, güzel kokulu,

çocukları olduğu gibi büyükleri de baştan çıkarıyordu. Seyyar satıcılar başları üzerinde

sinilerle tüm şehri dolaşıyorlardı. Belli bir yeri mesken tutanlar ise bulundukları yerde

satıyorlardı. Birçokları cuma meydanında caminin batı cephesinde idi. Satıcılar sanki

türkü söyler gibiydiler: “Saraylııı, sıcaak, tazeee…” Saraylının sürahi, taç, vazo, kalın

tekerlekler, at arabası, armut, kalp gibi ilginç şekilleri ise insanların dikkatini çekiyor-

du. O zamanki insanların en basit şeyden bile mutluluk vermeye, yürekleri ısındırmaya

zamanları vardı. Bu hamur işi saraylı ile de böyleydi. Türklerin zamanından kalma bir

gelenek ancak Filibe’de ısrarla devam ettiriliyordu, çünkü güzel bir gelenekti.”