Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz değil

aylar, haftalar, günler geçse de

bu can bende yaşadıkça -

iyi bil!

Seni bekliyorum.

Bazen bir demet vadinin zambağını

alırım elime.

Bazen bir demet papatya.

Her şeyin doğrusu ve gerçeği

sen görünürsün bana.

Ne olmuş fotoğrafın yoksa bende?

Öğrenmek mi istiyorsun?

Gel sevdam ol o zaman.

Açmadığım gönül kapımın

anahtarı sen ol.

Yağan yağmur duyar mı bilmem

kalbimin sesini

ve güneşin aydınlatığı ışık, duyar mı beni?

Doldurur mu içime senin sıcaklığını?

En masum sevgiye

Eklediğim hep sensin.

Uyurken, uyanıkken,

uzakta veya yakınımda.

Sen farkında olmasan da

düşündüğüm hep sensin aslında!

20

ENTELEKTÜEL ERDEMİMİZ OLARAK ‘MERAKIMIZ’

Cemil Kiraz

‘İnsanın düşüncelerini, insanın

içinde olanı, kendi ruhundan

başka kimse bilemez.’

St. Augustinus (354-430)

Bilme Arzumuz

Aristoteles (2018), ‘bütün insanlar, doğal olarak bilmek isterler’ der. Neyi bilmek

isteriz? Bilgimizin ve bilme edimimizin birincil ön koşulu nedir? Bugün kullandığımız

bilim kavramı ve bilim yöntemi / yöntemleri, bilgi edinmemiz için yeterli midir? İnsan,

evren, yaşam, mutluluk, inanç, ahlak nedir? Bu ve buna benzer daha pek çok soruyu

daha da çoğaltabiliriz. İnsan, bu ve benzeri soruların cevabını / cevaplarını hep ara-

mıştır. Ancak, çoğu zaman da doğru cevabı bulmaktan öte, düşüncesinin ufkunu açmak

[hatta aşmak], başka soruları ve/veya soru öbeklerini tetiklemek için sorar. Kendince

bulduğu (veya inandığı) cevapları bir müddet sonra da beğenmez ve yeniden (me-

rakla) arayışa girer, yeniden ve yeniden sorgulamalara başlar. Bu sorgulamalar, kimi

zaman insanın kendi varoluşuna – varlık koşullarına kadar gider. Nitekim R. Descar -

tes (1994), ‘okumaktan edindiğim biricik yarar, bilgisizliğimi gittikçe daha iyi görmek

olmuştu adeta’, der. Düşünen, araştıran-okuyan, duyusal edinimleri ile yetinmeyen ve

daha da ötesi, sorgulayan insanın kaçınılmazıdır; öğrendikçe (bildikçe) ne kadar da az

şeyi bildiğini görmesi-anlaması. Doğal yapımız gereği, kendimizi-özümüzü, hayatı ve

hayatın içinde olup biteni bilmek, anlamak ve yeniden kurgulama isteriz. İlgi alanımız

ne kadar geniş olursa, dil becerimiz ne kadar gelişirse (ve kavram bilgimiz zenginse)

merak etme potansiyelimiz de o denli yüksek olur. Ancak çoğu zaman günlük yaşam

pratiğinin içinde kaybolan pek çoğumuz, kendi var oluşumuzu, varlık koşullarımızı,

özümüzü sorgulamak ve bunun bilincine varmak yerine P . Foulquie (1998)’in ifadesiyle;

‘büyük bir kesimimiz, dikkatimizi, mutluluğun koşullarını [görece olarak] oluşturan bu

dünya nesneleri üzerinde toplarız’.

21

Felsefenin de bilimin de sanatın da her türlü bilme-öğrenme arzumuzun da başlan-

gıcı meraktır. Merakımız giderilmediğinde katlanarak artar ve tüm ihtiyaçların da önü-

ne geçip insanda patolojik bir hal de alabilir. Ancak insanlık, meraka her zaman hoşgö-

rü ile yaklaşmış da değildir. ‘Fazla meraklı olmak’, ‘her şeyi merak etmek’, ‘fazla bilgi

edinmeye çalışmak’ zamanın egemenleri (özellikle de Avrupa Ortaçağında) tarafından

pek hoş karşılanmaz. Zira merak, beraberinde sorgulamayı, verilenlerle-sunulanlarla

yetinmemeyi, ‘neden başka türlü değil’i gündemimize taşır ve bitmek tükenmek bilme-

yen öğrenme ve bilme arzumuzu da harekete geçirir. İnsanın bu arzusu, ne dil, ne din,

ne de coğrafya tanır. Yaşamın ötesini de merak ederiz, ayağımızın altındakini de; gö-

zümün gördüğü ayı da, güneşi de göremediklerimizi de. Bilgisine ulaşamadıklarımızın

kurgusunu – hayalini kurar, başkalarının kurduğu hayalleri de merak ederiz.

Özne olarak İnsan

Biliyoruz ki, her var olanın özü gereği yöneldiği kendine özgü, en iyi hali vardır. Bu

bakımdan, özne olarak insanın tanımlanmış, kendine özgü ulaşılmış - bitmiş mükem-

mel bir hali [henüz] yoktur. İnsana ilişkin tanımlardan biri de onun ‘daimi bir arayış

– merak halinde olması’dır. Bu bağlamda, insanın bir özelliği de (ve insana içkin ta-

nımlaması), merak ediyor olmasıdır. En basit, günlük yaşam pratiğinden, kendi varlık

koşullarımıza, en mahrem, en dokunulmaz en özel alanlarımıza kadar hep sorgula-

ma-merak halindeyizdir. İnsanın en temel entelektüel erdemlerinden biri olan merakı-

mız, Tunalı (2013)’nın ifadesiyle, ‘meraklısı için soru bitmez, tükenmez’dir.

Bilmek istemek insanın doğasına içkin bir durumdur. Yani biz, istesek de bu do -

ğal durumdan kaçınamayız. Bilmenin yapı taşları da merak etmektir, soru sormaktır.

Bilmek için, merak edilmesi, düşünülmesi, soru sorulması gerekir. İnsana dair me-

rak konusu olan her şey, insana ilişkin tanımlamaları da yeniden gözden geçirmemiz

gerektiğini ortaya koyar. Bu bağlamda, ‘İnsan nedir?’ sorusuna verilebilecek her cevap,

ya da cevap niteliği olabilecek her söylem-ifade, aslında insana sınırlar çizer. Oysa in-

san, düşüncesi ile uçsuz bucaksızdır ve hep oluş halindedir. Bedeni ile, fiziksel varlığı

ile sonlu-sınırlı olmasına karşın, tutkuları, düşünceleri, hayalleri, arzuları ve nihayetin-

de de aşkı ile sınırı olmayan, sonsuz bir evrendir (infinita universum). Yaşamda fiziksel

olarak bir süreliğine kalacağımızı bildiğimiz halde, kendimizden sonrakilere tüm tec-

rübelerimizi - yaşadıklarımızı ve tüm bu tecrübe ve yaşadıklarımızdan neşet ettiğimiz

öngörülerimizi [sanatın tüm dalları ile bilimle, felsefeyle] aktarmamız ya da aktarma

arzusunda olmamız ile aslında bu dünyada her zaman var olmak istediğimizi ortaya

koyarız. İnsan, sadece kendi sınırlı varlığı ile değil, kendi varlığını da aşan (transandan-

tal) bir tutku ile yaşamın tüm alanlarını ve yaşam ötesini merak eder. Tatmin edilemez

22

merak duygumuz, her türlü icat ve gelişimimizin de itici gücüdür kuşkusuz. (Dünyaca

tanınan Boşnak yönetmen Emir Kusturitsa, bir röportajında, ‘beni, ileri götüren me-

raktır’ [1] der). Sayın (2013)’ın da ifade ettiği gibi, ‘ihtiyaç ve gerekliliklerle birleştiğinde

merak, insanoğlu için en ulaşılmaz görünen hedeflere varacak yolculukların başlangı -

cını teşkil eder’. Merakımız sayesinde yaşamın farklı alanlarını keşfederiz ve yaşamını

daha anlamlı ve daha yaşanabilir kılarız.

Yüce Bir Erdem Olarak Merakımız

Günlük dilde çokça kullandığımız bu kavramın dolaylı felsefi çözümlemesine Platon

(1993)’un Menon diyalogunda rastlıyoruz. Nitekim bu diyalogda, Menon, Sokrtares’e

‘…ne olduğunu hiç bilmediğin bir nesneyi nasıl araştırabilirsin? Hiç bilinmeyen bir şeyi

araştırmak için, onu ne şekilde tasarlayacaksın?...’ diye sorar. Buna karşılık Sokrates

de, ‘…mantık oyuncularının o tanınmış sözünü ortaya atıyorsun. O söze göre, insan

için ne bildiği şey üzerinde araştırmada bulunması mümkündür, ne de bilmediği şey

üzerinde; bilinen şey üzerinde araştırma lüzumsuzdur, çünkü zaten bilinir. Bilinmeyen

şeye gelince, ne araştırılacağı bilinmediği için araştırma olmaz…’ işte tam da bu-

rada, ne olduğunu bilmediğimiz şeyin veya şeylerin araştırılması, sorgulanması için

merak edilmesi gerekir. Merak duygusu tam da burada devreye girer. Zira biz, sade-

ce bildiğimizin farkında değiliz, aynı zamanda bilmediklerimizin de farkındayızdır. Bir

başka söylemle biz, sadece bilinenle, bildiğimizle yetinmiyoruz. Neyi bilmediğimizin

de farkındayız. Yani bilmediklerimiz de zihnimizde ‘yer ediniyor’ ve bu şekilde zihni-

mizde, öğrendiğimiz yeni şeyler, bizde farklı merak(lar) uyandırıyor. Konuşurken ya da

düşünürken bir özneye sahibiz. Bilgi felsefesi bağlamında ifade edecek olursak; biz,

düşünüyoruz ama düşündüğümüzü de düşünüyoruz ve bunun da farkındayız. Düşün -

düğümüzün üzerine de tekrar düşünebiliyoruz. Bunun nereye kadar varacağını da tüm

yönleri ile yine merak ediyoruz. Bu yönü ile merak, doğrudan doğruya insana içkin

bir kavram olmasının yanı sıra, insanın öğrenme ve bilmeye yönelik edimlerinin de

başlangıcıdır-temelidir. Zira insan, tamamlanmamıştır, olmuş ve bitmiş değildir; tam

tersi, insan olmakta olandır. O yüzden hep merak ederiz, ararız, sorarız ve düşünürüz.

Ancak, burada asıl soru, merakımızı tam olarak neyin tetiklediğidir. Algılarımız mı,

geçmiş yaşantımız mı, genetik yapılarımız mı, özlemlerimiz mi, kültürel kodlarımız

mı, yoksa daha farklı şeyler mi? Ancak, öğrenme ve bilme algılarımızın açılması için

merakımızın harekete geçmesi elzemdir.

23

Kaynakça:

Августин, A. (2006), Изповеди, (прев. А. Николова), изд: Изток-Запад, София,

Аристотел, (2000), Метафизика, (прев: Н. Г очев, И. Христов), изд: Сонм, София,

Descartes, R. (1994), Metot Üzerine Konuşma, (çev: S. n), 3. Basım, Toplumsal Dönüşüm yay. İst.

Platon (1993), Diyaloglar 1, (çev: A. Cemgil) 3. Basım, Remzi kitabevi, İst.

Sayın, Y. (2013), “Gerçeğin” peşinde…, Koç Üniv. Kule dergisi, sayı:35, kış: 2013 https://www.

slideshare.net/kocuniversitesi/kule35-web (e.t: 12.04.2020),

Tunalı, İ. (2013) Meraklısı için soru bitmez, tükenmez, Koç Üniv. KSel), 2. Basım, Sosyal yay. İst.

Foulquie, P . (1998), Varoluşçunun Varoluşu, (çev: Y. Şahaule dergisi, sayı:35, kış 2013, https://

www.slideshare.net/kocuniversitesi/kule35-web (e.t: 12.04.2020)

[1] Angelov, A. (2016), Lyubopitstvoto e tova koeto me tlaska napred, Spisaniye ‘Roden glas’,

broy: 4/2016 (İzdaniye na Asosiatsiyata na Bılgarskite sdrujeniya v Çeşkata republika), Praga

24

BİR USTA - BİR ÇIRAK Köşesi ile dergimizin geçmişle geleceği yan yana otur -

tup okurlarımızın da huzurunda yepyeni bir boyutta sohbete dalmalarını amaçlıyoruz.

Usta-Çırak ikilisi klasikleşmiş maharet ve tecrübe çerçevesinde algılanmamalı. Burada

boynuzu geçen nice kulaklarla karşılaşacaksınız. Kulağın boynuza göre bir üstünlüğü

daha vardır: onu nazikçe okşayıp çekebilirsiniz, bu onun daha da hızlı büyümesini

sağlayacaktır.

NACİ FERHADOV

(1940- 2013)

10 Mart 1940 yılında Kırcaali’nin Ardino ilçesine bağlı Dyadovtsi (Dedeler) köyünde

dünyaya geldi. Ardino (Eğridere) Türk Lisesi’nden sonra Sofya “Kliment Ohridski” Üni-

versitesi’nin Oryantalizm (Şarkiyat) bölümünden mezun oldu (1962). Bir süre doğduğu

yerlerde öğretmenlik, gazetecilik yaptı. 1970’lerde Bulgar Komünist Partisi’nin genel

siyasetine ters düşmüş ve bir kaç yıl için Rodoplar’a dönmek zorunda kaldı.

Sonrasında uzun yıllar Sofya’da yayımlanan Yeni Hayat dergisinde çalıştı. Bulga-

ristan Ulusal Radyosu’nun Türkçe Yayınlar bölümündeki görevi emekliliğe ayrılmadan

önceki son resmi görevi oldu.

Naci Ferhadov şiir yazmaya öğrencilik yıllarında başlamıştır. İlk şiri 1957 yılında

Halk Gençliği gazetesinde yayımlandı. Olgun şiirlere 1960’lardan sonra imza attı.

“Dağlı ve Deniz” adlı ilk şiir kitabını okurla 1965 yılında buluşturdu. 1969’da Türkçe

yazma yasağından sonra Bulgarca da yazmaya başladı.

Özgün şiirlerinin yanı sıra Bulgarcadan ve Rusçadan Türkçeye, Türkçeden ve Rus-

çadan Bulgarcaya bir sıra çevirileri de olan Naci Ferhadov, Bulgar Yazarlar Birliğinin

ilk Türk üyesidir.

Eserleri:

Türkçe: Dağlı ve Deniz (Sofya, 1966), Silk Yakandan Ölümü (Sofya,1995), Ömrümün

Dipnotu (Sofya, 2000).

Bulgarca: „Запали лампата, сестро“/Yaksana Lambayı, Bacı (Sofya,1977), „Диалог

с последствия“/Tehlikeli Diyalog (Sofya,1980), „Вода за живите “/Yaşayanlar İçer

Suyu (Sofya, 1985),“Така живея“/ Ben Böyle Yaşıyorum (Sofya,1987), „Пълнолетие“/

Erginlik (Sofya, 1990).