K

öyümüzün muhtarından peş peşe haber alıyoruz: “Gelin, babanızın

evini ne yapacaksanız, yapın! İster yıkın, ister tamir edin... Direkler

yapıyı tutamaz oldu. Lodos bir sağlam üfürsün, gümbüürr...

Yoldan geçenlerin burnu kanadı mı, hemen benim yakama yapışacaklar! Ha soruştur -

ma, ha ceza... Kaza da sana, geliyorum, der mi? Bundan kim sorumlu? Köy muhtarı!

Niye sahiplerini bulup ikaz etmedin? Köyün ulu ortasında duvarları sökük, kiremitleri

uçmuş bina mı tutulur?”

Muhtar haklıydı. Hem de, yerden göğe kadar... Biz, kardeşler, kent merkezine yan

geldik. Unuttuk doğup büyüdüğümüz yerleri... Ama, adam bu kez bizi sert uyarıyor. İşin

hiç savsaklanacak yeri yok.

Köye bir -iki kilometre yaklaşmıştık ki, kimse ağzını açıp da konuşmuyor. Dilimizi

yutsak, bu kadarı olmaz! Bilmem, ötekiler ne fikirdeler ama, biraz sonra girişeceğimiz

işi düşününce, beni bir soğuk sıtma alıyor. Anamın son sözlerini anımsıyorum. Kaç kez

tembihlemişti kadıncağız. “Evinize göz kulak olun. Kiremitlerini aktarın. Kırılan camını

onarın. Akşam akşam gelin de dua edin... Cinlere, perilere kalmasın!”

Dört kişilik yıkım ekibi, son yokuşun virajlarını alırken, arabanın motoru hırt zırt

etmeye başladı. Amcaoğlu ile ağabeyim ön koltuklarda. Ağabeyim, daha fazla laf olsun

diye:

Bu evler bizim boş değildir. Sözüme dikkat edin. Bakalım kim şanslı? – dedi ve ar -

dından çın çın güldü.

Sen haklısın, ağabey. Ben, geçenlerde, komşulardan haber aldım. Bizim evde cinler

bayram ediyorlarmış. İlk horozlar ötene dek...

Ben cinden, periden değil, paradan bahsediyorum, paradan. Sen, cin lakırdılarına

boş ver. Sonra bizim atalar varlıklı kimselermiş. Sen ben gibi züğürt değil... İki yaka-

mızı bir araya getiremiyoruz...

O daha bir süre dedelerimizin zenginliklerinden söz etti durdu. İşin hep maddi kıs-

mına ağırlık verdiği için ağzından çıkanları duymak bile istemiyordum. Sonra, hangi

paradan puldan söz ediyordu bu adam? Babaannemden kaç kez dinlemiştim. Gerçi,

genişçe yazlığı olan üç göz evimizin zengin bir tarihi vardı. Buraya ilk konan İbrahim

Çavuş... Osmanlı ordusunda tam on sekiz yıl hizmeti var bu dedemizin. Askere yirmi

yaşlarında körpe körpe gittiyse de, saçı başı ağarmış bir orta yaşlı erkek olarak dö-

nüyor. Bir çavuşluğu kazanmış ancak. İşte o kadar! Oğulları Yusuf ile Murat da, aynı

kaderi paylaşıyorlar. Hatta çiçeği burnunda cephenin yolunu tutan Murat’a, bir daha

baba ocağına dönmek bile nasip olmuyor... Şimdi kemikleri nerededir? Macaristan’da

mı, Galiçya’da mı? Allah’tan gayri hiç kimse bilemez.

Bir hırpani adamın başından yağ bağlamış şapkası nasıl çekilip alınırsa, biz de eski

evin yarı kırık kiremitlerini, su yutmuş kiriş ve tahtalarını öyle bir çırpıda söktük. Am-

caoğlu ile ağabeyim, öylesine şevk ve heyecanla çalışıyorlar ki, değme gitsin. Sanki, bu

çatının altında hiç barınmamışlar, analarının yanık bağrından bu yerde hiç süt emme-

mişler...

Ağır kazma ve küskülere bakarken, elimde olmadan atalarımızın bir zamanlarki

yaşamını anımsamaya çalışıyorum. Hele, uzun kış gecelerinde o ocak başı sohbetle -

ri... Bir yandan ateşteki o koca kütük kıpkızıl korlara dönüşür, bir yandan da, köpüklü

kahveler çekilir höpür höpür... Biri Vidin’i, biri Plevne ya da Mora’yı, bir diğeri de kızgın

Arap çöllerini dile getirir...

Derken, odalardan birinin dolap duvarlarını sökmeye çalışan amcaoğlunun: “Ben

gömüyü buldum!” diye biraz alaylı ve tok sesle bağırması, tozun tomurun içinde bir

çan etkisi yaptı. Herkes, elindeki aleti yorgunluktan mı, öfkeden mi, bir yana fırlatarak,

sese doğru koştu. Köyde hala yaşamlarını sürdüren komşular da bu sese koştular.

Amcaoğlunun elinde eski dolap yataklarından çıkardığı dar boğazlı, küçük bir bakır

cezve vardı. Bir süre evirip çevirdikten sonra isteksizce bir başkasına uzattı. Elden ele

dolaşan bu minik, bir zaman eşyasını görenler, hayranlıklarını gizleyemiyorlardı. Cezve

daha bir süre elden ele gezdikten sonra, tekrar onu ilk bulan amcaoğluna teslim edildi.

O, bu arada evin dolap kısmındaki araştırmalarını yoğunlaştırmış, tıpkı kazı işlerindeki

uzmanlar gibi her taşı topacı tek tek elden geçiriyordu. Cezveyi eline alır almaz, omuz

aşırı attı.

Elimdeki ağır küsküyü yana bırakıp cezvenin düştüğü taş topaç yığınlarına doğru yü-

rüdüm. İnce sapı kopmak üzere olan küçük cezveyi elime alınca, dibinin de çürüdüğünü

gördüm. Bir tek fincanlıktı. Elbisemin yeniyle tozundan küfünden arındırdım. Daracık

olan boğaz kısmı iyice parladı. Maharetli bir ustanın elinden çıkmış nefis bir eserdi bu.

Süs adına dik ve yatay çiziler vurulmuştu. Bir köşesinde bir harf ya da yazı olsa...

Evin çatısından indirdiğimiz uzun kiriş ağaçlarının istifiyle uğraşan ağabeyim, ne-

den sonra yanıma gelerek o da cezveyle ilgilendi.

Bizim dedeler, süsten nakıştan anlıyorlarmış meğer. Bak şu çizilere! Bir de zevk-i

sefaymış bildikleri. – dedi ve köhnemiş cezveciği öfkeyle bahçedeki dikenli çalılıkların

içine fırlattı.

Bu ne hakaret, ulan! – diye bağırdım.

Bana dönerek, “yahu sapı kopmuş, dibi çürümüş bir şeyi yaldızlatsan ne olur” an-

lamında ters ters baktı. Bir anda kelim kızmıştı. Büyüğüm olmasa, yürümüş gitmiştim

üzerine.

Yorgun ve perişan halimle, yıkıklar arasında bir vakit başımı tuttum kaldım. Millet

harıl harıl çalışıyordu. Duvarlardan iri taşlar sökülüyor, ocak başları didik didik aranıp

taranıyordu.

Bu arada küçük kardeş, güler yüzüyle yanıma geldi ve yere çömeldi. Anlaşılan, ağa-

beyimle biraz önce aramızda geçen tatsız olayı izlemiş, dikenler içinden cezveyi bulup

çıkarmış, gazeteye de sarmış, bana sevgiyle uzattı.

Sen bunu dert etme içine, ağabey. – dedi, elini kardeşçe omuzuma koyarak. – Us-

tasına cezveyi bir güzel kalaylatalım. Yenisinden daha mükemmel olur, vallahi... Hem

kahvemizi içer, hem dedelerimizi anarız...