A

frika mitolojisinde Esu-Elegbara adında bir karakter var. İnsanlar ile

tanrılar arasında aracılık yapmakla görevli olduğu için kendisini Afri-

ka mitolojisinin Hermes’i olarak tanımlayabiliriz. Esu birçok konuda

kabiliyetlidir fakat insanlar ile tanrılar arasındaki köprü işlevinden dolayı kutsal kitap

İfa’nın yorumlanmasıyla görevlendirilmiştir kendisi. Bir de çift-seslilik gibi olağanüstü

bir yetisi vardır kahramanımızın. Bu kabiliyeti sayesinde insanları hem eğlendirmek

hem eğitmek için yaptığı şakalarıyla da bilinir. Hakkında anlatılan öykülerin birçoğun-

da Esu zekice hazırladığı tuzaklarla insanları önce kandırır, daha sonra da yanılgıya

düşme nedenlerini sorgulamalarını sağlar. Yanılgıları ise genelde olaylara sadece kendi

pencerelerinden bakmalarına dayanır, aşağıda anlatılan öyküde olduğu gibi:

Bir köyde iki arkadaş yaşarmış. Bir gün, tarlalarında çalışırken, at üstünde bir ya-

FOTOĞRAF: Preslava Tzvetanova

bancının kendilerine doğru yaklaştığını görmüşler. Başında bir tarafı beyaz, diğer tarafı

siyah bir şapkası olan bu yabancı Esu’nun kendisiymiş. Atlı adam tarlaların arasındaki

sınırda durmuş. Köylüler yabancı ile ayaküstü sohbet etmişler, daha sonra da uzaklaş-

tığında şapkasının rengi hakkında tartışmaya başlamışlar. Biri beyaz olduğunu, diğeri

ise siyah olduğunu iddia ediyormuş. Her biri de en sevdiği insanlar üzerine yemin

edecek kadar eminmiş haklı olduğundan. Tartışma kızışmış, iki arkadaş bir birini ya-

lancılıkla suçlamaya başlamış. Kavga eden arkadaşları uzaktan seyreden Esu olayın

şiddete dönüştüğünü görünce yanlarına dönmüş ve şapkasının her iki tarafını da ken-

dilerine göstermiş. Böylece her iki köylü de hem haklı hem haksız olduğunu anlamış.

Bu basit öykü, tek bir noktadan baktığımızda bir olayın ancak bir yönünü görebile-

ceğimizi gösteriyor. Birçok durumda gerçeği kavramak için tam zıt noktadan bakmak

yeterlidir aslında, iki köylünün öyküsünde olduğu gibi. Aksi takdirde onlar gibi şap-

kanın sadece bir tarafını görüyoruz, görmediğimiz tarafını ise yarım bakış açımızdan

değerlendirip yarı-gerçek fikirler yaratıyoruz.

Uzun zamandır zihinlerimize yerleştirilen beyaz-siyah, batı-doğu, çoğunluk-azınlık

gibi kutup değerlerin çözüldüğü bir çağda yaşıyoruz. Günümüzde geliştirilen birçok

düşünce modeline göre gerçeği uç noktalarda değil, bu kutup değerlerin birleştiği or -

tak bölgelerde aramalıyız. Kaderleri gereği iki dil/kültür arasında yaşayan insanların

bu sorunu daha kolay çözümlediğine inanıyorum zira sınırda yaşayabilmek bir biri ile

bağdaşmayan zıtlıkların birleşmesine dayanan bir yaşam felsefesi gerektiriyor.

İki dünyanın sınırında yaşayan siyah-beyaz şapkalı Esu miti örneğin, gelecekte si-

yahların ve beyazların dünyaları arasındaki sınır bölgede yaşayacak olan Afrikalı-Ame-

rikalıların kaderleri hakkında kehanette bulunuyor sanki. Ortak bir alanda sürdürülen

yaşam, Afrikalı-Amerikalı aydınlarının geliştirdiği çift-bakış, çift-kültür, çift-mantık

modellerinin oluşturulmasıyla sonuçlanıyor. Bu toplumun en önemli temsilcilerinden

biri olan W .E.B. Du Bois örneğin, çift bilinç’ten, hem Afrikalı, hem Amerikalı olmaktan,

tek bir bedende iki farklı ruhu barındırmaktan söz ediyor çalışmalarında.

Yine iki dünya arasındaki sınır bölgede yaşayan Kıbrıslı şair ve yazar Mehmet Yaşın

biraz daha farklı bir çift-bakış modeli sunuyor eserlerinde. Yaşın, kendi tecrübesine

dayanarak, bölünmüşlüğün şiirsel boyutunu yansıtıyor birçok çalışmasına. Onun duru-

munda da tek bir ülke, tek bir dil, tek bir kültürden söz etmek imkânsızdır, çünkü Yaşın

hem Türk, hem Yunan kültürünü taşır içinde. Çift-kültürlülük ve çift-dillilik çift bakış

açısı geliştirirken aynı anda çoğul bir bakış açısının temelini de oluşturuyor Kıbrıslı

şair için. İki dilin, iki kültürün uzlaşması, üçüncü bir dilin, İngilizcenin, ve dille birlikte

üçüncü bir kültürün de katılmasını sağlıyor Yaşın’ın bakış alanına:

Hangi dilde ağlayacağımı bile şaşırdım çoğu kez

Yabancı da değil, çeviri bir hayattı yaşadığım

Anadilim başkaydı, anavatanım başka

Ben derseniz bambaşka-

Daha o karartma günlerinden görünmüştü

Hiçbir ülkenin şairi olmayacağım

Çünkü azınlıktım. Ve “özgürlük”

Hiçbir ulusal sözlüğe sığmayan bir sözcüktü...

En sonunda üç dil birbirine girdi şiirlerimde

Ne Türkler duyabildi içimden geçenleri

Ne Elenler, ne de öbürleri-

Ama kınamıyorum onları, savaş zamanıydı.

Yaşın, Sınırdışı Saatler romanında da Türkçeyi ve Karamanlıcayı (Yunan alfabesiyle

yazılan Türkçeyi) yan yana kullanarak iki ulusun belirlediği dil sınırlarını aşıyor, anla-

tısını ortak bir zemine taşıyarak bir daha vurguluyor sanki hiçbir yere ait olmadığını...

Sona yaklaşırken bir de kendi tecrübemden söz etmek istiyorum, çünkü ne Esu’nun,

ne Afrikalı-Amerikalının, ne de Kıbrıslı Türkün durumu yabancı geliyor bana. Hayatı -

mın bir kısmı doğduğum yerde, Kırcaali’de geçti, şimdi İstanbul’da yaşayan Bulga-

ristan Türküyüm. Sınırın her iki tarafında da yaşayarak çok yüzlü gerçeğin iki tarafını

görmüş oldum böylece. Zihnimi en çok zorlayan Kırcaali’de tarih derslerinde öğrendi-

ğim “gerçek” ve beni burada karşılayan ve onunla hemen çatışmaya giren tarih anla-

yışıydı. İmdadıma, siyah-beyaz şapkasıyla, Esu yetişti, milliyetçi yarı-bakış açılarından

yarı-gerçeklerin doğduğunu anlattı. Şimdi mi? Simdi çok bakışlılığın hâkim olduğu “ta-

rihsiz” bir alanda yaşıyorum ve tarih öğretmenimin bu konuda ne düşündüğünü merak

ediyorum...