Baharin ilk günlerinden biriydi. Bahçede cıvıldaşıp duran kuşlar güzel bir günün başladığını müjdelemeye çalışıyordu. Emekli öğretmen Demirci sabah gezisinden dönmüştü. İlk
kahveyi içmek için sundurmadaki masaya oturdu. İlk yudumu aldı almadı dış kapı tıkırdadı
ve kulağına bir ses geldi:
“Ziyaretçi kabul etmeye imkânınız var mı, Hocam?”
Baktı. Yarı açık kapıda tanımadığı bir kimse dikiliyordu.
“Buyurun,” diye cevap verdi ve mutfağa doğru seslendi:
“Hanım, ziyaretçim var. Bir kahve daha getirmen gerekiyor.”
Ziyaretçi basamakları yarıladığında hane sahibinin maske takmış olduğunu fark etti, o
da taktı maskesini ve selâm verdi:
“Günaydın.”
“Günaydın. Hoş geldiniz. Buyurun, oturun”
“Ben avukat Bedri.”
O başıyla eşinin getirdiği fincanı işaret etti ve:
“Ben sabık öğretmen Demirci. Benimle birlikte siz de için bir kahve” dedi.
Misafir fincandan bir yudum aldı ve sabırsızlığını gizleyemedi:
“Kahve çok güzel Sabık meslektaşınız Mahir için konuşabilir miyiz?”
Demirci derin derin göğüs geçirdi ve esef dolu sesle konuştu:
“Genç ve kabiliyetli iki öğretmen mahvoldu gitti Birbirilerini öyle seviyorlardı ki. Hangi şeytan geçti aralarından”
“Davayı yenilemek niyetindeyim.”
“Bir buçuk yıl sonra ne önemi olabilir ki?”
”O dönemde mahkemede stajyerdim ve davayı dikkatle izlemeye imkânım vardı. O
günden beri bu olay etrafında ayan olmayan birşey var düşüncesi beni bir an için bile terk
etmiyor. Mahir’in bütün iş arkadaşlarıyla karşılaştım. Onunla bir arada birkaç yıl siz de
çalışmışsınız.”
“İkisiyle de. Hatta ilkokula gittikleri yıllarda onların hocasıydım.”
“Yani bana herhangi bir bilgi verebileceksiniz.”
“Benden yeni bir şey öğreneceğinizi hiç ummuyorum.”
“O uğursuz sabah aralarında hırdı zırdı olmuş. Az sonra Meryem işe gitmek için evden
çıkmış. Onu bir daha da gören olmamış. Şoför ve yolcular o sabah otobüse binmediğini
tekrarlayıp duruyorlar.”
“Nasıl öyle binmemiş!? O sabah Meryem’in evden çıktığını ve otobüse bindiğini ben
gördüm!”
“Ne gördüğünüzü anlatır mısınız?”
“Niçin anlatmayayım ki?”
Emekliye ayrıldığında da önceki gibi her sabah kahvaltıdan sonra, ana sokaktan okul
yanına kadar gidip geliyordu. Dünyayı saran şu salgın sorunu çıktığında bir gün köy muhtarı yaşlılara sokağa çıkma yasağı geldiğini bildirdi. O da evden sabah karanlığında çıkmaya ve köy içi canlanmazdan önce yürüyüşe son vermeye başladı. O talihsiz sabah da evden
çıktığında köy yine derin uykudaydı ve lâmbalar ışımaya devam ediyordu. Kırk-elli adım
geçtiğinde dış kapıların birinden sokağa bir kadın fırladı ve yüksek topuklu ayakkabılarını
trutuvarda tıkırdatarak hızlı hızlı yürüdü. O, saate baktı ve ‘Meryem öğretmen, bu sabah
evden erken çıktın. Otobüsün gelmesine daha hayli vakit var. Niye acele ediyorsun?’ diye
sordu kendi kendine. Öyle düşünmemesi lazımmış. Bir an sonra arkasında bir uğultu belirdi. Gürültüyü kadın da duymuştu ve koşmaya başladı.
‘Durak hayli uzak Meryem hanım. Otobüsten önce yetişemeyeceksin oraya. Kaçırdın
onu sen bu sabah.’ diye hımırdadı kendi kendine. Fakat düşüncesi yine yanlıştı. Otobüs
kadına yaklaştığında kapısı açıldı ve Meryem Öğretmen kendini can havliyle içeriye attı.
Şu eğitim yöneticilerinin de aklına şaşsındı insan. Öncekiler öğretmen ailelerini bir okula toplamak için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlardı. Şimdikiler ise bunca yıldan beri
bir arada çalışan karı kocayı durup dururken ayırdılar. Mahir’i köydeki okulda bıraktılar,
eşi Meryem’i bu okulda sana yeterince iş yok diyerek komşu köyün okuluna aktardılar. Aksisini yapmak nasıl da gelmedi akıllarına? Her sabah Meryem yolculuk edeceğine komşu
köye kocası gidip gelse daha iyi olmaz mıydı?..
Ertesi sabah tam durak yanına vardığımda yetişti otobüs. Fakat Meryem görünürlerde
yoktu. Yine baktı saate, yine hımırdadı:
“Meryem, Meryem, bu sabah otobüs üç dakika da olsa geçikti ama sen yoksun ortalıkta.
Bu defa hakikaten de kaçırdın onu.”
Eve döndüğünde eşi fırından dönmüş, ekmek almış ve kahvaltı hazırlıyordu. Onun kapıdan girdiğimi görünce hemen patırdanmaya başladı:
“Nereye varacak bu dünyanın hali aklım ermez oldu adam. Gençliğimizde böyle şeyler
işitilmiyordu. Biz mi başka terbiye gördük, yoksa şimdiki gençlerin terbiyesinde ve anlayışında mı bir kusur var”
“Ne oldu hanım? Sabah sabah yine niye sıkıldı canın acaba?” diye sordu.
“Her gün sokaklarda saatlerce gezip tozuyorsun ayağı yanmış kedi gibi. Dünden beri
köy içinde konuşulanları işitmedin mi?”
“İşitmedim. Ne konuşuluyormuş köy içinde?”
“Meryem öğretmenin rezaletini duymadın mı canım?”
“Duymadım. Ne yapmış Meryem öğretmen?”
“Herkes sadece onu konuşuyor. Yalnız senin her vakitki gibi hiçbir şeyden haberin yok.”
“Dedikodulara kulak asmadığımı çok iyi biliyorsun.”
“Bu defaki konuşulanlar dedikodu değil adam, hakikat.”
“E-e?”
“Dün sabah evden işe diye çıkmış ve sanki yer ayrılmış yere dalmış. O zamandan beri
izini gören yok.”
“Nasıl öyle yokmuş? Dün sabah gözlerimin önünde çıktı evden ve otobüse bindi.”
Eşi duraksar gibi oldu. Lâkin bir ân sonra daha ithamlı sesle devam etti:
“Fakat çalıştığı okula gitmemiş! Müdür, Mahir’e telefon etmiş ve Meryem’in niçin işe
gelmediğini sormuş. Adam ak kara bir şey diyememiş.”
“Acil bir sebep yüzünden annesini ve babasını görmeye gitmiştir.”
“Mahir onu orada da aramış. İnsancıkların hiçbir şeyden haberleri yokmuş ve ne diyeceklerini bilememişler. Mahir’i terketmiş ve kimsenin bilmediği bir erkeğin arkasına
takılıp gitmiş diye konuşuluyor.”
“Ne Meryem öyle bir iş yapar, ne de Mahir terkedilecek bir erkektir. Sen bari böyle
dedikodularla ağzını yorma.”
Ertesi gün başka haber yayıldı etrafa: Polis Mahir’i alıp götürmüş! Dedikoducular niçin
acaba diye sora dursunlar, öğleye varmadan üçüncü bir haber bomba gibi patladı köy içinde: ‘Mahir Meryem’in canına kıymış!’
Ötesi malûm. Savcının önünde o sabah Meryem’le tartıştıklarını itiraf ettikten sonra
Mahir ağzına kilit vurmuş. Arada sırada ‘bilmiyorum’ demekten başka söz çıkmamış ağzından. Hatta bir ay sonra sulama kanallarını yaz sezonuna hazırlayan işçiler şahtaların
birinde plastik çuval içinde bir kadın cesedi bulduklarında ve polisler Mahir’i oraya götürdüklerinde ‘Evet, Meryem’ demiş ve başka bir şey dememiş.
Dava günü mahkeme salonu hıncahınç doluydu. Herkes köyün en güzel kadınının canına kıyan Mahir’e olan nefretini ifade etmek istiyordu. Savcının yirmi yıl mahpusluk
istemesini bütün salon memnuniyetsizlikle karşıladı. Bir an sonra etraf ‘Ölüm! Ölüm!’
haykırışlarıyla inledi. Hakim salonu boşaltmakla tehdit ettiğinde salona kısa bir süre için
sessizlik çöktü. Lâkin az sonra haykırışlar var kuvvetiyle devam etti. Hatta karar okunurken bile oradakiler aynısını onlarca defa tekrarlayıp durdular: ‘Ölüm! Caniye ölüm!’
“Meryem’i son defa gördüğünüz sabah otobüs saat kaçta yetiştiğini hatrılıyor musunuz?” diye sordu Avukat Bedri.
“Uğultuyu işittiğimde saate baktım. Altıya yirmi iki dakika vardı.”
“Bu kadar büyük tamlıkla hatırlıyorsunuz yani?”
“Öğretmenlik yıllarından kalma alışkanlık. Otobüs her sabah tam altıya on kala yetişiyor durağa ve o anda umumiyetle orada oluyorum. Yolculuk edecek olanlarla hal hatır
oluyor ve otobüs çekildiğinde yürüyüşe devam ediyorum. O sabah otobüsün hayli erken
gelmesi dikkatimi çekti. İlk anda saatim gerilemiş diye düşündüm. Eve geldiğimde duvardaki saate baktım. Bileğimde olanla ikisinin arasında dakika bile fark yoktu.”
“Dikkatinizi çeken başka bir şey oldu mu?”
“Şoförün insanlığı. Durağa doğru koşan kadının yanına vardığında durdu, kapılarını
açtı ve binmesini bekledi. İşte o zaman ‘Aşkolsun, iyi kalpli insanlar bitmemiş daha bu
yeryüzünde’ dedim içimden.”
“Dikkatinizi başka bir şey çekmedi mi?”
“Otobüsün içinde ışık yoktu. Fakat yolcusu da yok gibime geldi.”
“Niçin öyle düşündünüz?”
“İçinde yolcu olduğunda otobüs daha yavaş gider. Bu defa yükü yokmuş gibi hızlı ve
sıçrayarak ilerliyordu sokakta.”
“Ertesi sabah”
“Ertesi sabah otobüs durağa altıya yedi varken geldi. Yani üç dakika geçikmişti. Hayli
yolcu vardı içinde. Bizim köyden en az on kişi bindi. Fakat Meryem yoktu aralarında. ‘Bizim öğretmen hanım bu sabah otobüsü hakikaten de kaçırdı’ diye geçirmiştim aklımdan.”
Avukat bey ayağa kalktı:
“Kahve için teşekkür ederim. Sizi rahatsız ettiğim için beni mazur görün. Tekrar gelmem gerekirse bana yine birkaç dakika ayırırsınız değil mi?”
“Yeter ki herhangi bir yardımım dokunsun.”
Avukat Bedri üstlendiği vazifeyi başarıyla icra etti. O uğursuz sabahta yolcu otobüsünden önce başka bir otobüs geçmiş köyden. Hakikaten de boşmuş ve uzak bir kente turist
almaya gidiyormuş. Meryem öğretmen onu sabahları yolculuk ettiği otobüs sanmış ve binmiş. Otobüsün şoförü ise hayvanın biriymiş. Meryem’in ırzına geçmiş ve canına kıymış.
Sonra cesedi bir plâstik çuvalla yol kenarında bulunan bir şahtaya salmış. Avukatın bu
neticeye varmasına ve ısrarla çalışarak ıspat etmesine tabi ki emekli öğretmen Demirci’nin
sabah yürüyüşlerinde şahit olduğu teferruatlar yardım etmişti. Bir ay sonra davaya yeniden
bakıldı ve Mahir aklandı.
Eve döndüğünde Mahir henüz otuz yaşına basmış olmasına rağmen saçları ak pak olmuştu. Dört gün devamınca evden çıkmadı. Ona ‘Geçmiş olsun’ demek için gelen giden
de olmadı. Beşinci gün avukat Bedri dayandı kapısına. Onun ısrarıyla emekli öğretmen
Demirci’yi ziyarete gittiler. Onun yaşadığı sokağa girdiklerinde karşı tarafta iyi tanıdığı bir
kadın belirdi. Altı yaşlarındaki oğlunu elinden tutmuş, sakince yürüyordu. Karşılaştıklarında Mahir durdu ve selâm verdi. Fakat kadın onun yüzüne bile bakmadan devam etti yoluna.
Birkaç adım uzaklaştıklarında oğlan arkasına bakarak ayan beyan duyulur sesle sordu:
“Anne, o ak saçlı amca sana selâm verdi. Niçin cevap vermedin?”
Kadın çocuğu kolundan hızla asıldı ve tersledi:
“Sus ve yürü! Bir yıl önce karısını işte o öldürdü! Bu köyde onun selâmına hiçbir kimse
cevap vermez. Hapisten bu kadar çabuk çıkabildiğine göre avukatlara ve kadılara kimbilir
ne kadar para yedirdi!”
FOTOĞRAF: Vyara Stoyçeva/ Вяра Стойчева
BİR USTA - BİR ÇIRAK köşesi ile dergimizin geçmişle geleceği yan yana
oturtup okurlarımızın da huzurunda yepyeni bir boyutta sohbete dalmalarını amaçlıyoruz.
Usta-Çırak ikilisi klasikleşmiş maharet ve tecrübe çerçevesinde algılanmamalı. Burada
boynuzu geçen nice kulaklarla karşılaşacaksınız. Kulağın boynuza göre bir üstünlüğü daha
vardır: onu nazikçe okşayıp çekebilirsiniz, bu onun daha da hızlı büyümesini sağlayacaktır.
NİYAZİ HÜSEYİN BAHTİYAR
(1927- 2018)
Bulgaristan’da Niyazi Hüseyinov imzasıyla tanınan şair Niyazi Hüseyin Bahtiyar 1927
yılında Tırgovişte’ye bağlı Tırnovtsa (Turnaovası) köyünde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, ortaokulu ve liseyi Tırgovişte’de ve Şumen Nüvvap okulunda okudu. Doğduğu köyde
bir yıl öğretmen olarak çalıştı. Sonrasında Sofya Üniversitesi’nin 1952’de açılan Türkoloji Ana Bilim Dalı’nın ilk mezunlarından biri oldu. Kırcali ilinin Çernoçene (Karagözler)
köyündeki lisede müdür muavinliği sırasında Türkçe Edebiyat Derneği’ni kurdu. Kırcali
Pedagoji Enstitüsü’nde kıdemli öğretim görevlisi unvanıyla çalıştı. Daha sonra Kırcali’de
yayımlanan “Yeni Hayat” gazetesinde editörlük yaptı. 1989 yılının Temmuz ayında sınırdışı edildi. İstanbul’a yerleşti. Burada Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı. İstanbul’da
yayımlanan “Bizim Anayurt“ gazetesinin yazı işleri sorumlusu oldu.
İlk şiiri 1946 yılında Sofya’da çıkan Eylülcü Çocuk dergisinde yayımlanan Niyazi Hüseyin Bahtiyar’ın eserleri şöyle sıralanabilir:
Şiir: Köy Yankıları (Türkçe, Sofya, 1964), Aşktan Daha Üstün (Bulgarca, Kırcali
1973), Plevne Mektubu (İstanbul, 1990), Karanfiller Uyandı (T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1993), Işık Yağmuru (İstanbul,1996).
Hazırladığı Antolojiler: Barış Uğrunda (çeviri, Sofya, 1956), Çağdaş Rodop Şairlerinden Esintiler (1996), Bizim Anayurt Antolojisi (2001).
Araştırma-İnceleme: Rumeli Türk Ünlüleri (2 cilt, 1998), Balkanlar’da Türk Ünlüleri (2002).
Bulgarcadan Çeviriler: Şen Zveno (Tsvetan Angelov’dan, çocuk şiirleri, Sofya 1956), Piyonerlere Sahne Metaryalleri (Sofya, 1958), Yetmiş İki Gün (öykü, Sofya, 1959), Rodoplardan Yankılar (derleme, Sofya, 1968).
Yorumlar
Henüz yorum yok.
Giriş veya Kayıt — yorum yazmak için.