Nöbettepe Dergisi’nin Sevgili Okurları,

Bulgaristan’dan 1930’lu yıllarda zorunlu göçle Diyarbakır’a yerleştirilen göçmenlerin

karşılaştıkları en önemli sorunlardan biri de “Dil” olmuştu. Bir taraftan kendi ağızlarını,

lehçelerini korumaya çalışırken bir taraftan da yerel halkın, Kürt halkının konuştuğu Türk￾çe ağzına uyum sağlamaya çalışırlar yıllarca… İki arada bir derede sıkışıp kalırlar, ilginç

şeyler yaşarlar…

Bizler, Diyarbakır’da doğan birinci kuşak çocuklar olarak biraz olsun, büyüklerimizin

konuştuğu Macır Ağzı’na tanıklık ettik, az da olsa yaşadık, öğrendik. Ama artık o büyükle￾rimiz yok ve Macır dilini konuşan kimse kalmadı. Yeni kuşaklar da hiç görmediler, hiç duy￾madılar, hiç konuşmadılar. Sözün özü Diyarbakır Göçmenleri açısından bu dil kaybolmak

üzere… Bu durumdan kendime vazife çıkarıp, bir şeyler yazayım da gelecek kuşaklara,

bizim göçmenlerin torunlarına kalsın, diye düşündüm. Bu konuda destek veren Nöbettepe

Dergisi’nin başta Genel Yayın Yönetmeni Sayın Kadriye Cesur olmak üzere tüm yayın

kurulu üyelerine ve dergi çalışanlarına teşekkür ederim.

*

Bulgaristan’da Türklerin konuştuğu kaç farklı ağız vardır, Bulgaristan’da yaşamadığım

için bilemiyorum. Bizim göçmenler genellikle Deliorman bölgesindendi. Ben de onlardan

duyduğum kadarıyla yazmaya çalıştım. Kusurlarım affola…

Macır ağzıyla yazarken karşıma çıkan en büyük sorun “Fonetik” oldu kuşkusuz; yani

ses bilgisi. Biz Macırlar ya da daha genel anlamıyla Balkan Türkleri, konuşurken bazı sesli/

ünlü harfleri uzatarak söylerken bazı sessiz/ünsüz harfleri de yutarız. Ayrıca Türkiye Türk￾çesi ile ilgisi olmayan sözcükler de var. İşte, tüm bunları konuşurken sözcükler şöyle ya da

böyle ağızdan çıkıyor da yazmaya gelince ciddi sorun olarak karşımıza çıkıyor. Macır ya

da Balkan Türkleri ağzını bilmeyenler, okuduklarında nasıl telaffuz edecekler? Macır ağzı,

resmî dil olmadığı için doğal olarak resmî, standart bir fonetiği de yok.

İşte, bundan dolayı biraz açıklama yapmayı zorunlu gördüm. Bu konuda yaptığım araş￾tırmalarda asıl zorluğun, sessiz harf düşmesinin değil, sesli harfin uzun telaffuzunun yazıya

aktarılmasında olduğunu gördüm. (Bu konuya daha önce yazdığım anı kitabında da biraz

değinmiştim. Umarım bir gün daha kapsamlı bir çalışmayla karşınızda olurum.)

Örneklerle anlatmaya çalışayım.

Yağmur sözcüğünü ele alalım. Macır ağzında genellikle “ğ” sesi düşer, telaffuz edilmez;

“ğ” sesinden önceki “a” sesi uzatılarak söylenir. Sınırlı da olsa yaptığım araştırmalarda

bazı makalelerde/tezlerde uzun “a” telaffuzu için; à veya á (üstünde kesme veya tek tırnak

işareti) (aynı şekilde “e” sesi için è veya é ) kullanıldığını gördüm. Türk Dil Kurumu’nda

(TDK) ise uzun okunacak sesler için, sesli harften sonra üst üste iki nokta kullanılıyor: a:

veya e: gibi. Buna göre: Yağmur sözcüğü Yàmur ya da Ya:mur diye yazılması gerekir.

Dil uzmanları hariç, toplumda kimse fonetik bilmediğinden, bana göre ikisinin de telaffuzu

toplum tarafından kolayca algılanabilir olmayacaktır. Bunun yerleşmesi için uzun yıllar

fonetik eğitimi verilmesi gereklidir. Ağızlar, lehçeler, şiveler resmî dil olmadıklarından bu

eğitimler de mümkün değildir. Öte yandan; hadi “a, e” sesleri için tamam diyelim; peki, “i,

ö, ü” seslerini nasıl yazacağız?

Dolayısıyla en azından bu yazım (Diyarbakırlı Macır Ninenin Torununa Mektubu) için,

yazılanların doğru veya doğruya yakın telaffuz edilerek okunabilmesi için düşüncem ve

önerim: uzun okunacak seslerin iki adet yazılarak altının çizilmesi (Yaamur) olacaktır. Yazı

metninin bütününde hep altı çizili harfler elbette şık durmayacağından, bu hususun birkaç

örnekle dipnot veya üstnotta belirtilerek okurun hazırlanması yerinde olacaktır, diye düşü￾nüyorum. Örneğin: Yaamur −> aa harfleri; iki ayrı harf gibi değil de tek harfmiş gibi, biraz

uzatılarak (uzun “a”) okunur. Düşüneem −> ee aynı şekilde, (uzun “e”)

Ses/harf düşmesinde/yutulmasında ise zaten Türkçede ve bazı dillerde kesme işareti (’)

kullanılmaktadır. Örneğin: Ne olacak yani? −> N’olacak yani? İngilizce: Do not −> Don’t

Ses/harf düşmesi hususu telaffuzda sıkıntı yaratmayıp, yazıya aktarılırken dikkat edilmesi

gerekmektedir, diye düşünüyorum. Örneğin: hani −> ’ani Hasan −> ’Asan hastane

−> ’astane

“Diyarbakırlı Macır Ninenin Torununa Mektubu” yazısının bu doğrultuda okunması

dileklerimle. Saygı ve Sevgi ile…

Diyarbakırlı Macır Ninenin Torununa Mektubu

A benim fiyakalı momçam, nineciinin şaykası;

Büyümüş ’erif olmuş da yaban elleene çalışmaa gitmiş. Nineciine bi’ de mektup yol￾lamış. Nası’sın bakeem, napeesin ba or’laada? İslâ mısın? Kiifin kıfı mı? Bur’da bize ya￾peedin ya, tii toorda elin adamlaana da ‘orozlanee misin? Pipi gibi kabaree misin? Te bizi

soraasan epsiceemiz islâyız be yavrum.

Mektubunda “Bizim or’laada ne vaa, ne yok?” deye sorup dureesin; bileem, ’avadis

isteyeesin. Ba uşaam, bileesin ya; ne okumaa bileem ne yazmaa. Bu yaştan soona benden

n’olcek ki: Aamed’in öküzü, bakaa iki gözü.

’Ani Bızık ’Asan vaadı ya, toonun çocuunu çaarıveedim; toona yazdırerim mektubu.

Ben sööleyeem, o yazee. İrezil kopil, ’em yazee ’em de sözleeme ha vire gülee. Ama bi’

göösen; suratını yalasa, tam üç pali doyaa.

Neyse ba, naakkere lafı uzatmaa istemeem kayrı; ne ’avadislee vaa, ne ’avadislee…

Anlatıvereem. İlkin kendimden başlayeem be uşaam:

Geçen ’afta acıkın işim vaadı da çaaşıya gitçem; baktım, belediye otobozu durakta bek￾leyee, biniveedim ’emencecik. Şöförü de kaavede kıyat oyneyee; ’areket saatine taa vakıt

vaa ya, toonu bekleyee. Atıveedim biletimi kumbaraya, geçiveedim aaka sıralaadan birine.

Otuudum yeeden etrafa bakınıp dureem. Ön tarafa bakaakene üç dööt şopar binee otoboza,

epsicee de Kürt şoparlaana benzeye... Bi’de ne göreem: Bilet yerine kıyat atelee kumbara￾ya. Tii önde oturan ’eriflere ’emen baarıveedim:

- Tii too enceklee tii tooree kıyat atelee, bilet diiil!

Ama ’erifler beni ’iç anlamelee be ya!.. “Yavv Deyze sen ne diyisen ki, heç anlami￾yıh…” deyelee. Gâl’baa mısmıl Türkçe bilmelee bu ‘eriflee ba... Gine baarıveedim:

-Te, size deerim; Tii too eniklee tooree kıyat attılaa. Nee anlameesiniz beni ba? Türkçe

konuşmeem mi acep?

Adamlaa şaşalayıp birbirlene bakakaldılaa ya:

-Ğaliba deyze Türkçe konişi, fakat biz anlamiyıh...

*

Soonacıma sana bi’de kıfı bi’şey anlateem de azıcıkın gül:

‘Ani Düttürü Emin vaa ya, bilee misin; bizim küülü Emin Aga, te o! Geçenleede evdeki

küçük tüpü bozulee, yanmee; alee eline tüpü dooru tüpçüye.

Başlayee anlatmaa: “Yandıreem sönee, yandıreem sönee.” Tüpçü elbet Kürt ya, too￾nuştan mısmıl anlamee, bizim Emin Aga ne deyee. Ama Emin Aga işi bileeri; tooracıkta,

adamın gözcee önünde tüpü yakmaa savaşee, ama essahtan da tüp yanmee, sönee. Adam

meseleyi too zaman anlayee, “Degiştirah tüpi, Begim. Yenisini verah.” deyee, mesele böö￾lece halloluveree.

Hallolee ya, iş buuda bitmee ki… Küçük oolu Tombalak İbraam da toordan geçivee￾mesin mi? Emin Aga ’emen oolunu çaree, tüpü veree eline, yollayee eve: “Götüü de ko’da

gel!”

Kürt tüpçü artıkın tutamee kendini, aazı bi’ karış açık, soruveree: “Kimin g.tüne koya￾cah?..”

*

Te şindi, taa kıfı bi’şey anlateem sana:

Bi’gün bizim küüden, Karabaş’tan iki küülü yayan düşelee yola, şeere (Diyarbakır mer￾keze) dooru. Bileesin ya, çaydan geççeklee mecbur, Dicle Çayı’ndan. Taa çaya vaamadan

kaç tane kavun taalasından geçelee, bilmeem. Ama eer taaladan kavun yiyip, karınlaanı

patlayıncaya kadaa kavunla doldurelee.

Çaya varelee, cıscıbıl soyunelee, elbiseleeni elleene alıp suyun sığ yerinden kaa’şıya

geççeklee. Geççeklee ya; Bir’si, “Önce acıkın yüzelim, ba!” deyince, öteki taa dünden

’azır, “Tamam, sen önden girivee; ben de aakadan gireem.” deyiveree.

Öndeki ’emencecik, cumburlop suya atlayıveree. Ama suya karın üstü ööle bi’ düşme

düşee ki, baarsaklaa’nda ne vaa ne yok, oklaa gibi fıydırıveree geriye. Aakadakinin yüzü

gözü kavuna sıvanee. Sudaki geri dönüp bakee, aakadaşının ’alini görünce baarıveree: “Taa

doymadın mı kavuna be yaa!.

*

Te bööle ba uşaam. Taa anlatçaam çuvalnan mesele vaadı ya; ama kafa, kafa diil ki; kufa!

Aklım tefter diil ki, te unuduveedim gitti. Toonları da bittaya anlatıvereem. Nineciini ’abersiz

bırakma. Tii too yalabık saçlaanı koklayeem, şılayan gözleenden öpeem ba uşaam…

FOTOĞRAF: Ahmet Kodak / Ахмет Кодак