Seksen yaşını deviren duayen şairimiz, emekli öğretmen, gazeteci Süleyman Yusuf

1960’lı yıllarda Bulgaristan Türkleri edebiyatının şiir tarlasında yetişmiş özgün şairlerden

birisidir. 1989 yılında anavatanı Türkiye’ye göç edip Gebze’ye yerleşen Süleyman Yu￾suf burada köyü Ada’nın adını kendine soyadı seçmiştir. Otuz yılı aşkın bir zaman burayı

mesken edinen Adalı halen Gebze’de emeklilik yıllarının tadını çıkarırken, bir taraftan da

eşinden ayrı kalmanın acısını yaşamaktadır.

Yarım asrı aşkın bir zamandır karınca kararınca şiirle haşır neşir olan Adalı’nın hassas

şair ruhu çocuk yaşta babasını kaybetmesiyle yara alıyor ve zaten duygusal olan yüreği

daha da duygusallaşıyor. Delikanlılık çağında kâh Arda’nın duru suyundan, kâh öğrenci

olduğu Koşukavak’ın dilberlerinden esinlenerek ilk şiir denemelerini yapıyor. Adalı, Kır￾caali Pedagoji Okulu’na geldiğinde kendisi gibi şiire merak vermiş yaşıtlarıyla buluşuyor

ve ilk şiirlerini okulda hazırladıkları duvar gazetesinde yayımlıyorlar. Daha sonra yazdığı

şiirler Türkçe olarak “Rodop Mücadelesi”, “Yeni Işık”, “Halk Gençliği” gibi gazeteler ve

“Yeni Hayat” dergisinde yayınlanmaya başlayınca okuyucuların takdirini kazanıyor, böy￾lece daha büyük bir aşk ve şevkle şiir yazmaya devam ediyor. Adalı’nın ilk şiir kitabı gün

ışığı görünce, genç şair daha büyük bir sorumlulukla çalışmaya devam eder. Ancak rejim

yönetimi kendine “Türkçe şiir yazmayacaksın” dediğinde Adalı’nın çocuk yaşta yaralanan

kalbine tuz basılmış oluyor. Sait Faik’in dediği gibi; yazar, şair kısmı yazmazsa delirirdi.

Zamanın gazete ve dergileri Türkçe yazılara ve şiirlere yer vermese de Adalı yazmaktan

vazgeçmiyor, yasaklı yıllarda da yazmaya devam ediyor. Jivkov’un 1984-85 totaliter rejim

dönemindeki gerçekleri Türkçe bir mısra dahi yazanların hapislerde çürütüldüğü o yıllarda

Adalı kalemini kırıp atmadı, gizli gizli yazdı ve yazdıkları biraz geç de olsa okuyucusuyla

buluştu.

Bugün seksen yaşını aşmış olan Adalı üç şiir kitabına imza attı. Sanatın değeri eser

miktarıyla, çok ve hacimli yazmakla ölçülmediğini iyi bilenlerdendir. İlkesi az fakat uz

yazmaktır. Adalı’nın en son kitabıyla bir öncekinin arası çok açılmıştı, okuyucuları bu son

kitabı “Rumeli Acısı”nı özlemle beklemişlerdi. Kişinin duygu ve düşüncelerine hitap eden

mısralarda Adalı’nın mensubu olduğu halkıyla ne kadar iç içe olduğunu, halkının sevincini,

özlemini, ıstırabını ve çilesini sade bir dille, şiir ahenginde yansıtmasından da anlaşılıyor.

Duru bir Türkçeyle yazılan şiirlerin konusu da zengin mi zengin.

Süleyman Adalı’nın kitabın başlığını “Rumeli Acısı” koyması çok isabetli. Şu Rumeli

Türk’ü ‘93 Harbi’nden sonra Bulgaristan topraklarında kaldıktan sonra kaç gün güldü? Hiç

neşeli ânı oldu mu ki? Şair de bunu şu mısralarda sorguluyor:

“Nedendir buranın baharları haramdır bize?

Neden burada hazin açar

lâlesi de, menekşesi de, gülü de?

Ve balyozla parçalanmış taşlar örneği

Neden yüz yıldır parçalanır aileler,

Parçalanıp bölünür yürekler Rumeli’de?

Hep acı ve ıstırapla geçen yıllara 1989’da anavatana göç ederek dur diyenlerin göç

kafilesine Süleyman Adalı da katıldı. İnsanın doğduğu topraklardan sökülüp gitmesi asla

kolay değildir.

Çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği bir diyarı ebediyen unutmak mümkün değildir.

Unuttum sanırsın- ertesi gece rüyalarına girer göbek bağının düştüğü köyün daracık sokak￾ları, hayvan otlakları, kendini aldatırsın ve rüyalarında hep unuttum dediğin vardır. Unut￾tum dediğin o yerlerde hiçbir şeyin kalmadıysa bile ecdadının mezarları vardır. Bu hasret

hiç bitmez, mezara dek sürer gider…

Süleyman Adalı otuz bir yıldır Gebze’de yaşamakta olsa da kendini ne doğduğu

Ada’dan, ne de çocukluğundan beri suyunun aynasında kendini gördüğü Arda’dan kopara￾bilmiştir. Her kişi gibi o da köyünü, göbek bağının düştüğü yeri herhangi bir kişi gibi değil,

şaircesine özler:

Nereye gitsem peşime bir Ada takılır,

Hangi şehre varsam önüme Arda çıkar.

Fazla kalamam oralarda, bilirsin,

dayanamam döner gelirim.

Şu yağmurun güzelliğine bir bakar mısın,

Bu yağmur, bizim Ada yağmurudur

Kokusundan bilirim…

Bir doğduğu köy, bir Arda ve bir de çok sevdiği eşinin doğduğu Koşukavak var şairin

hayatında:

Ey minik şehir, güzel kasaba,

Niçin sitemlisin, açık mı ki aramız?

Aşkımın, gençliğimin, ümitlerimin şehri,

Bil ki sensiz kapanmıyor yaramız.

Süleyman Adalı’nın şairliğinin derinliğini anlamak için sadece “Rumeli Türküsü” veya

“Edirne Köprüsü” destanlarını okumak yeterlidir. “Rumeli Türküsü”nde şair Vardar’dan

Arda’ya kadar olan bölgede yaşayan Türklerin Balkan Savaşı’ndan bugüne geçen hayatını

dile getirirken, Seyit Baba’dan Yağbasan Panayırı’na, Alişim’den Debreli Hasan’a halk

ezgilerinden dem vurur.

Sanat adamı halkıyla iç içe olur, onun neşesini, acısını, ıstırap ve elemini yansıtırsa,

gerçek sanatçıdır. Adalı hiç şüphesiz ki halkının şairidir. O totaliter rejim döneminde parti

üyesi de olsa, o zamanki “Nov Jivot” gazetesinde çalışsa da baskı altındaki Türk halkının

çekmekte olduğu çileyi, uygulanan çifte standardı görmezlikten gelemez. Çok sevdiği dos￾tu Ömer Osman’ın komünist rejimin uyguladığı sistemin gerçeklerini gizlice yazdığı eser￾leri okumasına rağmen 6kendinden, bir komünistten istenileni (ihbarı) yapmadı, dostunu

takdir etti ve gazetecilikten istifa edip yumuşak koltuktan vazgeçip halk cephesindeki yeri

tercih etti. “Aklın yolu birdir” deyip o da dostu Ömer gibi halkı ağladıkça ağladı, yıllar yılı

aynı acılarla kıvrandı.

Şairin bu tavrını, 1984 yılı sonunda Sütkesik, Kirli ve Mestanlı’da Türk isimlerinin

değiştirilmeye başlandığı günlerde onuruyla ölenleri, beşikte üç günlük bebeklerini bırakıp

Belene Ölüm Kampı’na gidenlerin yolunu gözleyen anaların ıstırabını kaleme aldığı şiirle￾rinde görmek mümkün:

Ve Mestanlı meydanından

Binlerce Rodoplunun ağızından

Bir ses yükseldi,

Kılıçlar gibi keskin,

Seller gibi gür bir ses:

“Bunlar yanına kalacağını zannetme sakın,

Bak uzaklardan göz kırpıyor bize gelecek.

Temerküz kamplarıyla kuşatsan da bu yurdu,

Doğup öleceğiz, ölüp doğacağız

Çilemizin hesabını görünceye dek…”

Sevmeyi bilen ve sevecen bir yüreğe sahip Süleyman Adalı doğduğu diyarlar kadar

göç edip sığındığı anavatana da gönül hakkını veriyor. Bulgaristan Türkünü eksiksiz tasvir

eden şairin Anadolu’da kaleme aldığı şiirlerinde Akıncılardan Kurtuluş Savaşı neferlerine,

Anadolu yaylalarından Trakya’nın verimli toprakları üzerinde yaşayan kardeşleri şiirleri￾nin konusu oluyor:

İyimserdir Trakya köylüsü, dosttur, yarendir.

İyi komşuluklardan yanadır hep.

Balkan Savaşlarıyla başlar öyküsü.

Dudaklarında her zaman bir Rumeli türküsü,

Dertleşip Ergeneyle gündüzleri,

Geceleri Meriç’le gizlice ağlar.

Şairin yerel Bulgaristan motiflerinde sınırlı kalmayışı, bir nevi beynelmilelliği onun

Bosnalı, Karabağlı kardeşlerinin ıstırap ve acılarını paylaşmasından da görülüyor:

Ben göğsümdeki yaraları

Isparta gülü gibi açan Bosna’yım.

Dünyada kimselere düşman değilim,

Sizlere benzediğimden pişman değilim.

Rumeli Türklerinin hayatında göç dünden değildir. Adalı’nın dediği gibi kimilerine

göre var olmak, kimilerine göre yok olmak olan bir Balkan Savaşı yaşadı ecdadımız. Ro￾doplar’dan göçüp geldiğimiz Anadolu’ya ilk büyük göç 1912’de başladı. Göç temasının

Adalı’nın şiir sanatını zirveye taşıdığını söylemek de mümkün. “Edirne Köprüsü” des￾tanında şair o göçü o kadar ustaca tasvir etmiş ki, okurken genizlerimiz duman ve barut

kokusu doluyor, kulaklarımız acımasızca öldürülen bebeklerin son sesleriyle çınlıyor. Şair

bu olayların şahidi olan Edirne Köprüsü’ne şöyle sesleniyor:

Diğer kafileler gelmedi Edirne Köprüsü,

Diğer kafileler nasıl edeceğini bilemedi,

önlerine kurulmuştu haince pusu

Ve Karatepe sırtlarında son defa kişniyordu

sevimli bir at yavrusu…

Şairlerin kişisel yaşamlarındaki dönemeçler de, en az toplumsal olanlar kadar yaratıcı￾lıklarını etkiler, yarattıklarına başka bir damga vurur. Bu minvalde belirtelim ki 24 Eylül

Süleyman Adalı’nın en acı günlerinden biridir; amansız bir hastalık, şairi eşinden ebediyen

ayırır. O günden sonra şairin yalnızlığı katmerleşir ve adeta içler acısı bir hale gelir. Bunun

fizikî bir ayrılık olduğunu bilse de:

Şimdi gaziler tepesi eteklerinde

Senin kadar mütevazı,

Senin gibi güzel

Bir mezar var sevdiğim.

Fakat seni oraya bıraktığımı zannetme sakın,

Bak, ecel bile silemedi yanağındaki alı,

Seni kendi ellerimle

yüreğimin derinlerine gömdüm

ey Adalı’nın karısı

Embiye Adalı…

Ve üstadı yıllardır sadece kızıyla baş başa kalmak tatmin etmiyor, bir yanı yarım kalmış,

boşluk üzüyor. Son kaleme aldığı “Ustura Gibi” şiirinde yalnızlığı şöyle tarif etmekte:

Yalnızlık bir buluttur

Acı bir yağmurdur

Çiler yüreğine insanın

Yalnızlık

Çelikten bir matkaptır

Delik delik

Deler yüreğini insanın

Yalnızlık şakaya gelmez

Bir ustura gibi

Deler yüreğini insanın

Dirhem dirhem

Yalnızlık bir süreçtir

Çekilecek çiledir

Gözlerde nem

Yalnızlık acımaz

Yer bitirir insanı

Dirhem dirhem.

Acılarını paylaşıyoruz Süleyman Ağabey. Ancak kitap yayınlamakta yine arayı açtın.

Senden yeni şiirler ve sayfalar dolusu şiirler okumak arzusunda olduğumuzu da bilmelisin.

Bizleri fazla bekletme, emi!