(mensur şiir)

Mehmet Behçet Perim’e

Ah, ey Tuna! İnce bir tül peçenin kenarından sarkan ve akşam rüzgârının kanatlarından

uçuşan o füsunkâr buklenin çevrelediği, Ay’lar kadar lâtif, gözyaşlarından biriken sular ka￾dar berrak ve bir emel kadar saf çehreli yâri görürsen, ona şöyle de ki:

Artık o eski muhabbetler harap ve evvelki emeller serap oldu. O’na haber ver ki, birlikte

seyrana çıktığı genç artık ihtiyarladı. Nermin ve ince parmaklariyle okşadığı kıvırcık, siyah

saçlar, beyaz kar kümeler oldu. Ve mini mini avuçlarına alarak mest bıraktığı beyaz, bembe￾yaz yüz soldu. Hülyalı siyah gözler, derin çukurlara gömüldü.

Söylersin, değil mi, Tuna? Yalvarırım sana, unutma. Gurbet cehennemlerinde yanarken,

senin için ağlayan bir faninin bu yalvarışını unutmazsın, değil mi?

MEÇHUL ÇOBANA

Garip çoban neden o kaval sesi

Sanki dertle yanan gurbet sesidir,

Ne hazin ağlıyor onun nefesi

Sanki ölümlerin mersiyesidir

Bağrı yanmış çoban, gurbeti anma

Çal, kaval derdini söylesin bize,

Bu varlık önünde sakın aldanma

Hayat, bil ki benzer çılgın denize.

Çal kaygusuz çoban! Şenlensin dağlar

Kaval sesi bence gönül sesidir,

Dertli gönül ondan bir şifa umar

O, ölen aşkımın mersiyesidir

BEKLENEN SEVGİLİYE

Sevgili unutmam o ilk buseni

Bekletme, gözlerim yollarda kaldı,

Unutma vaadini, ağlatma beni

Aşkın beni hicran iline saldı.

Bilmem ki gözlerin ne füsunkârmış

Gönlümü çevirdi bir harap il’e

Beni sevmek, sana kim dedi ki âr’mış

Gel, gel de gezelim verip elele

Âşıklar bağında yıllarca yatıp

Beklerim gün gece kolları açık,

Hicranlı gönlüme elemler katıp

İstersen ecel ol, gel, karşıma çık!