Nihat Altınok

Ömrünü tükettiği yollarda sevgi kırıntıları arayan şair, yazar, mücahit, ağabey ve dost

merhum Ömer Osman Erendoruk (1934 – 2006), hepimizin gönüllerinde yaşarken, Türk ede￾biyatında da çoktan yerini almıştır. Bu yerin önemini vurgulayan çokça bilimsel çalışma

mevcuttur. Bunlardan bir tanesi de 2015 yılında Edirne Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler

Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim dalında Neslihan Demirezer’in “Ömer Osman

Erendoruk’un Eserlerinde Kimlik Arayışı” başlığı altında savunduğu yüksek lisans tezidir.

“Kırcaali esnaf yeri, Mestanlı kasap yeri, Koşukavak fesat yeri, Harmanlı hasat yeri,

Eğridere kesat yeri” diye nitelendirdiği Rodoplar’ın engebeli yollarında, yalınayak, kara

dikenler üzerine basarak, soğuğunda titreyerek yürüyen, ağır yükünün altında ezilen yöre

insanını ele almıştır eserlerinde yazar Ömer Osman. Dertleri ve sevinçleri sırtlayarak

yetişen bu büyük yürek, yöresine ihanet etmemiş, özüne hep sadık kalmıştır.

Farklı edebiyat türlerinde kaleme aldığı eserlerinde (şiir, hikâye, roman, masal, mektup,

hatıra ve incelemeler) Bulgaristan Türklerinin kimlik sorunlarını da ustalıkla ele almaktadır.

Türk ve dünya edebiyatının halk kahramanları arasında “Yana yana kül olup savrul￾dular” ifadesine denk düşenler çoktur. Ömer Osman Ağabey’imizin şiir ve romanlarında

yanarak, kül olup savrulanların yanı sıra, eriye eriye su olup akıp gidenleri, yok olanları

da görürüz. Ölüme mahkûm edilmiş romanı Uçurum’un baş kahramanı Mehmet örneğin:

“Mehmet, uzandığı yatakta ılgıt ılgıt eriyordu. Eriye eriye tükeniyordu. Ertesi sabah, oğul￾ları Bulut, Umut ve eşi Çimen Ayşe, yatağı boş buldular. Ancak çarşaftaki ve yastıktaki ıs￾laklığın sebebini bir türlü anlayamadılar. Yitik Mehmet, yitik umutların dünyasında birkaç

damla gözyaşına dönüşerek, eriyip gitmişti. Vatan anasının bu eriyişten hiç haberi olma￾dı. Mehmet, Vatan Ananın bağrına gözyaşı halinde gömüldü.” Bu sözleriyle müellif, açık

seçik, kendi çilekeş hayatına ayna tutmakta, kendisini anlatmaktadır.

İzmir Sokakları olarаk yayımlanan şiir kitabındaki Ben Hâlâ Yanıyorum adlı şiirinde de

şöyle diyor:

“Yüreğinde kaynaşan arzular lâv taşkını,

Mecnun çölde söndürdü Leylâ’sına aşkını,

Ben hâlâ kızgın korum.

Nasibini almadan sevaplardan, günahtan,

Kerem yanıp kül oldu kıvılcımlı bir ahtan

Ben hâlâ yanıyorum.

Sen ne Arzu, ne Leylâ, ne Şirin’sin, ne Aslı;

Ben aşkımla iç içe, hep hasrette, hep yaslı,

Yüreğim pare pare.”

Aynı şiir seçkisindeki Avuntu şiirinde ise, ayrılığın öfkesiyle eriyip, sözlerinin çok sev￾diği Arda nehrinin serin sularında çağlamasını arzu eder:

“Güneşle anlaştık bu gün;

Eritecek

buhar edecek beni.

Ben yağmur halinde döküleceğim yere

Ve suyu olacağım Arda’nın.

İster yayılan çığıltımı dinle sahillerde

İster yıkan akşamüstü sularında ılık.

Gene beraber olduğumuzu görsün de

Çatlasın öfkesinden

ayrılık!”

İnsanın, hele ki şairse doğduğu yerlerden kopması mümkün mü? Şair de kopamaz, şair.

İçimizdeki İnci Taneciği romanındaki Emine Teyze’nin oğulları Serhat ve Ferhat, milli

şuura sahip çocuklardır. Ferhat, asimilasyon politikasına daima karşı olan babasının fikir￾leriyle yetişir. Serhat ise, komünist eğilimine gönül vermesine rağmen, kanında var olan

özellikleri muhafaza eder, benliğini kaybetmez. Emine Teyze’nin ikizleri romanda dünya

görüşleri bakımından ikiz değildir, farklı düşünürler ancak buna rağmen insan olarak hak￾sızlıklara, zulme ve eritme politikasına açıkça isyan eden bir babanın oğullarıdırlar.

Buruk Acı romanında Cem Amca, Bulgaristan milislerine katılan oğlu İlker’i sırtında

sağlık ocağına taşırken, derin ve acı düşüncelere dalar. Oğlunun tutsağı olduğu gücün,

bütün etkilerine rağmen, benliğini korumayı başardığı için mutlu olduğunu şöyle belirtir:

“Çünkü sana rağmen, senin tutsağın olduğun gücün gaddarlığına rağmen, benliğim￾den, kişiliğimden, dürüstlüğümden, anlayış ve görüşlerimden, dinimden, milletimden, Al-

lah’ımdan, Peygamber’imden, tarihimden bir milimetre dahi ayrılmış, uzaklaşmış değilim.

Bu mutluluk değil de nedir sence?”

Ağlatırsa Mevlâm Yine Güldürür romanında Cemil Hoca, çocukları hedef alan asimilas￾yon politikaları doğrultusunda yapılan dinî ve milli saldırıları, genel çerçevede dile getirir.

Yasaklar, yasaklar, yasaklar. Gün gelir Türkçe düşünmek, Türkçe konuşmak da yasakla￾nır. Ömer Osman Erendoruk, tüm bu yasaklara karşı, bilhassa anadiline yönelik politikalara

kararlılıkla karşı durarak, dik bir tavır sergiler. Bu konuda sağduyuya sahip herkesi başta

kendi milletini uyarmayı, uyandırmayı ve dillerini korumayı kendine görev addeder.

Bizler, anadiline düşkün daha genç nesiller olarak, 1965 yılında Sofya’da yayınlanan

Ömer Osman’ın ilk öykü kitabı olan Yaralı Güvercin’i bağrımıza basmıştık. On dokuz

hikâyenin on dokuzunu da çok severek, beğenerek okuduk o yıllarda. Bu hikâyelerde ek￾seriyetle dinî fanatizmin yerel Türk halkı üzerinde etkisi, küçük çıkarları için on beş yaşın￾daki kızlarını evlilik kisvesinde satan babalar, dağılan ailelerin perişan olan çocukları, yöre

insanlarının yeni hayata intibakları, saf, temiz insan sevgisi ve insanlığın ölmemek için

nasıl direndiğini gösteren konular yer almaktadır.

Kurtarın Beni başlıklı öyküsünde on beş yaşındaki okumayı seven Emine’nin evlendi￾rilince solan umutları ve başarısız olan kurtuluş çabası hikâye edilir.

Yaralı Güvercin’de Makbule’nin kocasının sakat kalması üzerine, genç yaşında ömrünü

böyle biriyle geçirip geçiremeyeceği fikri arasında bocalaması ve arkadaşlarının öğütleriy￾le kocasından ayrılmaması anlatılır. Günün yiten değerlerinden olan sadakatin öyküsüdür.

Ömer Osman’ın kişisel direnişi, Bulgaristan Türk ahalisinin zulme karşı bir direnişidir.

Fısıltı adlı şiirinde, yakın tarihten bildiğimiz üzere ölüm kamplarına gönderilen yüzler￾ce insanın duygularını aktarır:

Ufka bulansa da akşamın alı

katmer katmer nefret içimin pası.

Burası Belene Ölüm Adası

Toprağı pıhtısal kana boyalı.

Gelmez pazartesi başlar da Salı

Haftaların uzar gider arası.

Burası Belene Ölüm Adası

Öykü değil ne çocuk masalı.

Elbette ki çocuk masa￾lı değildi bunlar. Yazdık￾larımız da öyle. Dünyayı

ayağa kaldıran bu olaylar

dünya insanlığına da ör￾nek olmuştur. Bütün bas￾kı ve acılara rağmen üstat

Ömer Osman doğanın

güzelliklerini ve gerçek￾lerini yansıtmasını da bi￾len bir kalemdir. Uçurum

romanından birkaç satır

patylaşayım:“Hava, tam

bir Mart havası olarak

eksiksizdi. Az önce bulut￾ların arasından yeryüzü￾ne gülümseyerek bakan

ay, şimdi koşuşan simsi￾yah bulutların arkasına

saklanmıştı. Bazen bir iki bulut arasından bir anlığına görünüyor, tekrar kayboluyordu.

Ortalığa yayılan su çığıltısı arasında bir kıpırtı işiten kaptan kulak kesildi.”

Usta’nın eserlerinde kurgu, ilham gücü kadar kuvvetli, dili suya hasret kişinin doyum￾suz gözlerindeki kaynağın suları kadar berrak, özlü ve etkileyicidir. Ömer Osman Erendo￾ruk unutulmayacak değerde, tekrar tekrar okunası bir yazar. Ruhu şad olsun!

FOTOĞRAF: Georgi Georgiev /Георги Георгиев