geçerken altından kestanelerin

omuzuma konan yaprakla

sarardı gitti içimde yeşili geçen yazın

karardı gözümde gökyüzünün mavisi...

Ne biçim yaratıklarız akıllara sığmaz aptallığımız

adama bakın adama bir de şaşırıyor başına gelenlere:

gücendirdik bulutları bereket getirmiyor yağmurlar

gördünüz mü elmalar bu sene de dalında çürüdü düşmeden yere

öyleyken böyle işte yaşama he diyorsak düşünecek şeyler var-

haddimizi bilsek diyorum karışmasak tanrıların işine

şaşırtmasak mevsimleri uydurma güneşlerle

yeşiliyle gelse bahar, gökyüzü mavisiyle...

Yeşil kurbağa ötecek mi göllerde bilemiyorum

Turnalar geçecek mi çöllerden dizi dizi?

Bu gidişle vizesini beklerken burnu kanayan yeller

Silecek yıllardan yollardan izimizi.

SELVER ALİEVA Razgrad iline bağlı Sevar kasabasında doğdu. Şiire yakınlığı

çocukluk yıllarına dayanır. Şiirleri çeşitli edebiyat dergilerinde yer aldı. Bulgarca

olarak yayımladığı “Hüznün Gözleri Yeşildir” („Очите на тъгата са зелени”) adlı

ilk şiir kitabı hem okur, hem sosyal medya tarafından yoğun ilgi ile karşılandı.

Evli ve iki oğlu olan Selver Alieva, Fransa’da yaşamakta.

Gönlümün Uzun Sokakları

Yıldızlar konmuş sözlerime.

Limansız mevsimlerdeyim.

Yalnızlığın yeşil gözlerinden

süzülen yaşın gölgesindeyim.

Rüyamın senli dudakları

kim bilir kimin gecesindedir.

Sesimin sensiz ırmakları

denizler ülkesindedir.

***

Kaç eylül geçti sözlerimden,

bin yıllık suyun uykusundayım,

Sen misin, sesin midir biten,

yok olan aşkın ortasındayım.

***

Eylülün sabah insanları

gül kokar sevince.

Tüm şiirlerin yaprakları dökülüverir

yazlar bitince.

29

TÜRK ROMANINDA TÜRK-BULGAR KOMŞULUK

İLİŞKİLERİNE BİR BAKIŞ

Gözde Özlem*

Roman, gerçeğin kurmaca bir dünyadaki gerçeğidir. Yazarın yarattığı bu “yeni dün-

ya” yazardan özgürleşmeye çalışsa da, yaratıcısı olduğundan ondan fazla uzağa gide-

memektedir. Bundan dolayıdır ki yazarın bilinçli veya bilinçsiz yerleştirdiği imgelerle

onun hayal dünyası ve görüşü eserinde takip edilebilmektedir.

Türklerin roman türünde eser vermeye başladıkları tarih, Osmanlı Devleti’nin kendi

iç ve dış sorunlarına çözüm bulma isteğinden ve gerekliliğinden, yüzünü Batı’ya dön-

dürdüğü ve yenilikleri başlattığı bir devirdir. Her çeşitten değişimin, gelişimin ve bo -

zulmanın yaşandığı Tanzimat Devri, İstanbullu entelektüel yazarın kendisini kendisine

sorgulatmaya başlamasına ve muhasebeyi roman türünde okura sunmasına zemin ha-

zırlamıştır. “Biz”i “biz”e sorgulatmanın ilk adımı “öteki”leri belirlemektir. Çünkü “biz”

kavramı “öteki” ile şekillenmektedir. Kendisini öncellikle “Müslüman” olarak tanımla -

yan bir yazarın ilk “öteki”si gayrimüslimlerdir. Kendisi gibi olmayan, kendisine benze-

meyen bu grupla ilişkisi Türk edebiyatındaki ilk romanların konusunu oluşturmaktadır.

Türk romanında Rum, Ermeni ve Yahudiler Osmanlı Devleti’nde gayrimüslim denilince

akla ilk gelen milletlerdir. Dolayısıyla Türk romanında “öteki” olarak en çok bu millet-

lere rastlanılmaktadır. Ancak, Balkan milletlerinden olan Bulgarların Türk romanındaki

seyri göz ardı edilemeyecek kadar hassastır.

Bulgarlar, Türk romanında kendilerini 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’yla (93 Har -

bi) beraber göstermektedirler. Türk tarihinin en önemli savaşlarından biri olması se-

bebiyle, Tanzimat ve Millî Edebiyat dönemi romanlarında zaman ve mekân unsuru

olarak sıkça karşılaşılmaktadır. Sırasıyla Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’nden bağım-

sızlığına yol açan hadiseler, Balkan Savaşları, Krallık ve Komünist dönemdeki ilişkilerin

gerginleştiği hadiseler Türk romanında işlenen konular olarak görülmektedir. Çünkü

bizzat yaşanan, duyulan veya görülen olayların yazarların bilinçaltında kendilerine yer

* Öğr. Görevlisi, Dr.; Bursa Uludağ Üniversitesi, Ulutömer Birimi;

30

edinmeleri kaçınılmazdır. Özellikle savaş, göç ve mezalim gibi hatıralardan ilk kuşakta

silinmeyecek hadiselerin romanlarda zaman, mekân ve şahıs olarak karşıya çıkması

doğaldır. Türk romanındaki Bulgarlar, genellikle eserlerin gidişatını etkileyecek öneme

sahip olmamakla birlikte yazarların Bulgarlar hakkındaki yargılarını, önyargılarını ve

yorumlarını göstermesi açısından kıymetlidir.

Türk romanında Türk ve Bulgar komşuluk ilişkilerini incelemek, Türk yazarların ve

dolayısıyla kısmen Türk toplumunun bir kesiminin Türk-Bulgar ilişkileri hakkındaki fik-

rini

göstermesi açısından önemlidir. Her iki milletin birbirleri hakkındaki görüşleri,

komşuluk ilişkilerinde en doğal olarak kendisini göstermektedir.

Komşu Bulgarlar, Türk romanında olumlu ve olumsuz olmak üzere iki kümede top-

lanabilirler. Bu makalede olumlu komşu Bulgarlar imgesine değinilmiştir. Olumlu kom-

şu Bulgarlar, özellikle 93 Harbi ve Balkan Savaşları döneminde Türklere ve Müslüman-

lara yardımda bulunanlardır. Bazı romanlarda Bulgar şahıslar kendilerini “Osmanlı”

hissettiklerinden veya “vefa” duygusundan dolayı Türklere yardımcı olduklarını dile

getirirler.

Sevinç Çokum’un Bizim Diyar adlı eserinde, eserin gidişatından önemli olmayan

fakat yazarın Türk-Bulgar komşuluk ilişkileri konusundaki fikrini gösterecek bir ikinci

derecede şahıs olan Nadya Ana adında yaşlı bir Bulgar kadını vardır. Eserdeki önemli

Bulgar

“öteki”lerden biri olan Çeteci Mihail bazen Peder Hristo’dan gizli olarak Nadya

Ana’ya gider. Hristo eserde Bulgar milliyetçiliğinin temelinin Türk düşmanlığı olması

gerektiğini iddia eden ve bu nefretle beslenen gençler yetiştiren biridir. Fakat Nadya

Ana, Müslümanlara saygı duyup onları sevmektedir. Bundan dolayı Hristo hiçbir öğ-

rencisinin Nadya Ana’yı ziyaret etmesini istemez ve bunu yasaklar. Zaten Mihail de

Nadya Ana’nın her yanına uğradığında, kafası karışır. Çünkü o Peder Hristo’nun anlat-

tıklarının tam tersini söylemektedir.

Bir gün Nadya Ana, Mihail’e babasının zengin bir bey olduğunu ve parası için Bul-

garlar tarafından öldürüldüğünü itiraf eder:

“Kimler mi? Dilim varmaz bunu söylemeğe. Lâkin bilmelisin Mihail. Bilmelisin. Ma-

lınızı yağma edenler, seni yetim bırakanlar bizdendir. Nasıl küsmesin Nadya Ana güne,

31

ışığa, yeşile. Çünkü bir zamanlar benim kapıma da zorbalar dayanmıştır. İşte şu otur-

duğun iskemle nedense o gün unutuldu. Bazen onun gizli gizli acı çektiğini düşünüyo -

rum. Güzel, dimdik fakat yapayalnız.” (s. 45)

Yazarın iskemle imgesi mühimdir. Çünkü yazar Nadya Ana’yı iskemleye benzetirken

okura onun gibi dürüst Bulgarların güzel, dimdik fakat yapayalnız kaldıklarını sezdirir.

Yine yazar, Nadya Ana gibilerin, Türklere karşı nefretin giderek arttığı Bulgarlar içinde

az kaldığına, eski ilişkilerin unutulduğuna dikkat çeker. Nadya Ana’ya göre, Hristo gibi-

ler kiliseleri çeteci barınağı yapmış ve kendilerine hizmet etmek için birilerini kandır -

maktadırlar. Kendisine inanmayan Mihail’i cesaret ve kararlılıkla evinden kovar: “Bir

daha bu kapıyı çalma Mihail! Manastıra dön. Hristo’ya hizmet et. Ocakların kurumunu

temizle ve kapı diplerinde otur köpek gibi.” (s. 45)

Yazar, Nadya Ana’nın Mihail’i köpeğe benzetmesiyle artık onu ötekileştirdiğini gös-

termektedir. Mihail’in, çetecilerin sözlerine inandığı için Nadya Ana’ya yabancılaştığını

dile getirir. Bulgarların, Nadya Ana’nın şahsında dolaylı olarak yabancılaştığı ise Os-

manlı kimliğidir.

Emine Işınsu’nun eseri Çiçekler Büyür’de, romanın başkahramanı İlay’a yardımcı

olan Anna Bedrova adında bir Bulgar kadın vardır. Anna, hapisten çıkan İlay’a çok iyi

bakar ve onun sağlığına kavuşmasına yardım eder. Bundan dolayı İlay ona takdir ve

minnet duygularının arkasından bakar:

“Anna, ayı Mançeve’nın yardımcısı, kadınların sorumluluğu onda. Tanıdığım en saf,

en iyi insanlardan biri, kırkına yaklaşıyor herhâlde, kumru gibi yumuşak, sevimli, pem-

be beyaz bir kadın. Koca elâ gözleri, kıvır kıvır kumral kirpikleri var, yanakları gamzeli,

kısa kumral saçları iri dalgalı, elleri, ayakları yumuk yumuk. Her zaman temiz pak

olmaya özen gösteriyor. Sanki kadın yol amelelerinin mangabaşı değil de, yuvasına,

ocağına düşkün bir ev kadını. Zaten, karavananun iyi çıkmasını, ne pişirilirse pişirilsin,

yemeklerin leziz olmasını ona borçluyuz. Aşçıya göz açtırmıyor, koca yemek kazanlarını

yıkarken kumla ovduruyor, parıl parıl yaptırıyor. ‘İyi, temiz yemek yiyen insan iyi çalışır,

çünkü insan yemek yerken, insanlığını anlar.’ Bu onun felsefesi!” (s. 393)

Yazarın bu eserdeki ötekisi, komünizmin değiştirdiği insanlardır. Anna komünizme

karşıdır, en başta ise bu sistemi ülkesine getiren Ruslara karşıdır. O sebeple kendi

gibi bu sistemin mağduru olarak gördüğü İlay’a yardım eder. Dindar sayılmasa bile

Tanrı’nın varlığına ve ahiret inancına sahip biridir. İlay’a yardım etmesinin sebebi, o

32

gelmeden önce rüyasına Hz. İsa’nın girip ona bakması için bir kız getireceğini söyle-

mesidir. Türk olmasına rağmen ona yardım eden Anna’nın onun Türk kimliği ile ilgili

bir takıntısı yoktur. Yazara göre Anna’nın imanı, onun temiz yürekli ve merhametli biri

olarak kalmasını sağlamıştır.

Ocağımız Sönmesin adlı eserde, adı verilmeyen bir Bulgar Papaz vardır. Hüsnüniyet

sahibi bu Papaz, göç yolundaki Müslüman kafileyi kilisede misafir eder. Yol boyunca

Bulgar komitacıların saldırılarına maruz kalan kafile, kilisede ezan sesi duyunca çok

şaşırır. Kilisede bir papaz ile bir hoca ibadetlerini yapmaktadırlar. Papaz Efendi, gelen-

leri, “Hoş geldiniz kardeşlerim” diye selâmlar.

Hoca Efendi, komitacıların baskınlarından bıkan Müslüman halkın yarısının göç et-

tiğini söyler. Komitacılar, gelmekte olan Osmanlı ordusu yararlanmasın diye, cami de

dâhil olmak üzere, bütün evleri yakıp, kalan Müslüman ahaliyi kadın çocuk demeden

öldürmüşlerdir. Hoca Efendi’yi köyün Papaz’ı saklayıp kurtarmıştır. Komitacılara yar-

dım eden Bulgarlar köyde kalmamıştır. Yardım etmeyenleri bile zorla alıp götürmüş-

lerdir.

Kendisini “Osmanlı” olarak niteleyen Papaz Efendi, din adamı olduğundan dolayı

insan öldürmeyi günah saydığını ve insanların mutlu olması için hayatı boyunca çalış-

tığını söyler:

“(…) Yetmişaltı yaşındayım, bir Osmanlıyım. Bir din adamı olarak saygı gördüm, ki-

lisem yardım gördü. Çünkü devletin uluları, vicdan ve inanç hürriyetini kutsal sayarlar.

Hıristiyanlar hıristiyan oldukları için aşağılanmadı, zulüm görmedi. Kilisemin duvarı

bile çizilmedi. Zorda kalan hıristiyanlar da Müslümanlar gibi devletten yardım gördüler.

Ben bunun tanığı olarak yaşadım. (…) Ama, kardeşlerim, yine de günahkârım. Çünkü

bu kilisede bir yıla yakın bir zamandan beri sözü geçen ben değildim. Komitacılar bu

mabedi devleti yıkma plânını hazırlamak için bir karargâh olarak kullandılar. Pazar

günleri bütün hıristiyanları buraya, ibadet etmeleri için değil, onlara emir vermek için,

vergi almak için, onları silâhlandırmak için topluyorlardı. İşte bunlara da tanık oldu-

ğum ve engel olamadığım için günahkârım. Son haftalarda suçsuz insanların, sabilerin

öldürülmelerine olanca gücümle karşı gelmek istedim. Dinlemediler. Direnecek oldum,

o zaman cübbemi yırttılar. ‘Sen de mi Müslüman cennetine gitmek istiyorsun!” diye,

şu kuru derenin aşağısındaki kanlı çukuru gösterdiler. O kanlı çukurda göç edemeden

kalan otuz beş soydaşınız yatıyor..” (s. 125-126)

33

Öncelikle insan olmayı önemseyen papazın konuşmasının hiçbir yerinde “Bulgar”

kelimesinin geçmemesi dikkat çekmektedir. Kendisini Osmanlı ve Hristiyan olarak ta-

nımlayan papaz, Müslümanlara yapılanların mezalim olduğunu ifade eder ve soydaş-

larının yaptıklarından utanç duyar. Hristiyanlık da dâhil olmak üzere bütün dinlerin

özünde insan öldürmek günah olduğundan, papazın, komitacıları “günahkâr” ve “in-

sanlıktan çıkmış” olarak gördüğü anlaşılır.

Necati Cumalı’nın Viran Dağlar adlı romanda, eserin başkahramanı Zülfikâr, ablası

Remziye Hanım’a beraber yaşadıkları Rumların ve Bulgarların fena insanlar olmadık-

larını ifade eder. Annesi Saliha Hanım da komşuları Rum, Bulgar ve Arnavutlara karşı

iyi davranılması gerektiği inancındadır:

“Düşünsene, topu topu kırk hanelik köy Goriçka. Otuz hanesi Türkse, dört hane

Rum, iki hane Bulgar, dört hane Arnavut var aramızda. Komşularımız onlar! Bayrak-

larımız ayrı, çarşımız, çeşmelerimiz bir! Bunca yıl birbirimize tek eğri söz etmeden

yaşadık! Yakışık alır mı? Komşularımız kırılır, ürker…” (s. 155)

Diğer romanlarda “Osmanlılık” vurgusuyla komşuluk ilişkilerinden bahsedilmiş,

insanlar arasında Bulgar-Türk ayrımı yapılmadığı belirtilmiştir. Fakat bu romanda

“Osmanlılık”a değinmeyip yerine memleketli/hemşehri olmak öne çıkarılmıştır. Yaza-

ra göre “insan olmak” mühimdir din ve milliyet farklılıklarından dolayı savaşmak bir

“hastalık”tır.

Yazar, Balkan devletleri birbirlerine karşı seferberlik ilân ettikleri halde Saliha Ha-

nım Bulgar komşularıyla iyi komşuluk ilişkilerini sürdürdüğünü belirtir. Zülfikâr da an-

nesi gibi düşünmektedir:

“O güne kadar birinin Rum, öbürünün Bulgar olduğu hiç geçmemişti aklından. Bir

sızı geçti yüreğinden. Annesinin dedikleri, kendi aklından geçenler, gittiler geldiler ka-

rıştılar. Ama Rum ya da Bulgar değildi ki onlar. Goriçkalıydılar. İşte dedi bir ses, anne-

sinin sesine benzer bir ses, şimdi doğruyu buldun! Önce Goriçkalısınız hepiniz. Hepiniz

Goriçka toprağı üzerinde çıplak dünyaya geldiniz, Türkçeyi, Rumcayı, Bulgarcayı son-

radan öğrendiniz…” (s. 156)

Zülfikâr’ın asıl öfke duydukları, yaşayışlarının düzenini bozmak isteyenlerdir. Ona

göre köylerinde yaşayan Rumlara, Bulgarlara olan duygularında değişen bir şey olma-

mış, o yine sevdiklerini sevmektedir:

34

“Onlara karşı değildi savaşı. Onlara kurşun sıkmak için gönüllü gittiği aklına bile

gelmiyordu. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, uzaklardan gelecek yabancılara karşıy-

dı öfkesi.” (s. 176)

Yazar burada Türklerle Bulgarlar arasında bir sorun olmadığına dikkat çektikten

sonra, düzeni bozmak isteyen Fransa gibi büyük devletleri işaret eder.

Nihat Nirun, insanların komşuluk gruplarındaki birleştirici unsurlardan ilk beşini;

aynı yerde yaşamak, yüz yüze ilişkide bulunmak, ruhî dayanışma sağlamak, mahremi-

yet ve samimi konuşmak şeklinde belirtmiştir. 1 Komşuluk insanı yalnızlıktan, korku-

dan, hayat endişesinden ve hiç kimse tarafından tanınmayan kimse olmaktan kurtarır.2

Romanlarda, komşuluk ilişkilerinin iyi olduğu dönemlerde iki millet arasındaki bu da-

yanışmadan bahsedildiği veya yâd edildiği görülmektedir.

Sonuç olarak, olumlu Bulgarlara, Türklerle komşuluk ilişkisi içinde bulunan Bulgar

kahramanlarda rastlanılır. Kimi Bulgar kahramanlar kendilerini “Osmanlı” hissettikle-

rini veya Türklere karşı “vefa” borçları olduğunu ifade ederler. Olumlu özellikleri, en

çok, Türk kahramanlara yardım ettiklerinde tezahür etmektedir.

Kaynakça

Necati CUMALI, Viran Dağlar, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2015.

Sevinç ÇOKUM, Bizim Diyar, Ötüken Neşriyat, Ankara, 2006.

Emine IŞINSU, Çiçekler Büyür, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2013.

Refik ÖZDEK, Ocağımız Sönmesin, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2005.

Gözde ÖZLEM, Türk Edebiyatında Öteki Olarak Bulgarlar, Dora Yayınları, Bursa, 2019.

Nihat NİRUN, Sistematik Sosyoloji Yönünden Sosyal Dinamik Bünye Analizi, Atatürk Kültür

Merkezi Yayını, Ankara, 1991.

35

PLOVDİV – 2019 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ

KAPSAMINDA

PLOVDİV’DE KÜLTÜR - SANAT ETKİNLİKLERİ VE

TÜRK - BULGAR EDEBİYAT KULÜBÜ

Şenar Bahar

(Plovdiv Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü Başkan Yardımcısı,

Nöbettepe Dergisi Genel Yayın Koordinatörü)

Bugün, Bulgaristan’ın birçok şehir, kasaba ve köyünde Türk okuma evleri, Sivil Top-

lum Örgütleri, Bulgaristan Türklerinin kültürüne odaklı dernekler vb. oluşumlar faaliyet

göstermektedir. Ne mutlu bizlere ki Bulgaristan vatandaşları olarak bu olanaklardan

nihayet yararlanabilmekteyiz. Sıraladığımız toplumsal oluşumlara Plovdiv Türk-Bulgar

Edebiyat Kulübü adıyla birkaç sene önce bir yenisi eklendi. Nedir bu kulüp, ne iş yapar

diyenlerin meraklarını gidermek ve az da olsa gururlanmak için Nöbettepe Dergisi’nin

sayfalarında bazı çalışmalarımızı paylaşmak istedik.

Kadim Trakya ovasının başkenti Plovdiv’in, toplumsal ve kültür-sanat hayatında

kısa sürede önemli bir etken haline gelmiş olan Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü’nün ku-

ruluşu 2013 yılına dayanmaktadır. Kulübün temelleri dönemin T.C. Filibe Başkonsolosu

Sn. Alper Aktaş’ın inisiyatifiyle atılmış olup ilerleyen yıllarda T.C. Filibe Başkonsoloslu-

ğu’nda, Başkonsolos görevlerini icra eden Sn. Şenar Cebeci, Sn. Birey Yılmazsoy, Sn.

Onur Ekren’in de bu girişimi geliştiren destekleri ile belli faaliyetlere imza atmıştır.

2018 yılına gelindiğinde kulüp üyeleri, T.C. Filibe Başkonsolosu Sn. Hüseyin Ergani’yi

Onursal Başkan olarak seçmişler ve akabinde kulübe toplum yararına çalışan bir Sivil

Toplum Kuruluşu kimliği kazandırmak için kolları sıvamışlardır. Böylece bugün Plovdiv

Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü bir STK olup, yayın organı olarak iki dilli (Türkçe ve Bul-

garca) edebiyat, kültür ve sanat konulu Nöbettepe Dergisi’ni yılda dört sayı yayımlaya-

rak okurlarla buluşturmaktadır. Nöbettepe Dergisi’nin isim babası da olan Sn. Hüseyin

Ergani’nin eşsiz desteklerini ilk sayısından itibaren elinizdeki 8. Sayıya kadar yakından

hissettiğimizi, vefa bilirliğimizi ve teşekkür duygularımızı bir kere daha dile getirmek

isteriz.

Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü üyeleri Plovdiv “P . Hilendarski” Üniveristesi, Şumen

36

“Ep. K. Preslavski” Üniversitesi, Sofya “Kl.Ohridski” Üniversitesi, Bulgaristan Bilim-

ler Akademisi (BAN), Ankara Üniversitesi öğretim üye ve görevlileri ile öğrencilerin-

den, ülkedeki medya mensuplarından, Türkçe ve Bulgarca yazan şair ve yazarlardan,

çok sayıda edebiyat ve sanat sevdalılarından oluşmaktadır. Kuruluşundan bu yana

Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü’nün organize ettiği faaliyetler sadece edebiyat konusuyla

sınırlı kalmamış, Plovdiv’in kültür ve sanat hayatında kayda değer kültür etkinliklerini

kapsamıştır. Ancak kulüp çalışmalarının daha etkin hale gelmesi, şehir hayatına böy -

lesi güçlü bir canlılık katması kuşkusuz ki kulübün Onursal Başkanı Sn. Başkonsolos

Hüseyin Ergani’nin ve bağlı bulunduğu Filibe Başkonsolosluğu’nun aktif olarak çalış -

malara destek vermeleriyle mümkün ve işlevsel kılınmıştır. Bu sayfalara sığdırama-

yacağımız kadar yoğun ve zengin olan kulüp etkinliklerinden, hiç değilse 2019 yılında

yapılanlardan bazılarının çerçevesini okurlarımızla paylaşmak isteğindeyiz. Bu yazı bu

niyetle doğdu.

2019 yılında gerçekleştirilen etkinliklerin büyük bir kısmı Plovdiv Belediyesi’nin kül-

tür takviminde yer almakla beraber, birçok kurum ve kuruluşun ilgisini çekmiş ve des-

tekleri ile işbirliği içinde yürütülmüştür. 2019 yılı, Plovdiv’in Avrupa Kültür Başkenti se-

çildiği yıl olarak Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü’nün çalışmalarını da bu çerçeveye dâhil

etme, önemli işbirlikleri sağlama imkânı sunmuştur. Kulüp çalışmalarının tamamını

ayrıntılı olarak aktaramasak da belli başlılarını görsellerle, bazılarını ise sadece ana-

rak paylaşmak, duyurmak isteriz.

21 Şubat – Dünya Anadili Günü kutlamaları Türk-Bulgar Edebiyat Kulübünün ini-

siyatifiyle şehrin tarihinde ikinci kez bir şölen halinde kutlandı. Proje, Plovdiv - 2019

Avrupa Kültür Başkenti program kapsamında Plovdiv Belediyesi’nin kültür takvimine

dâhil edilmişti ve T.C. Filibe Başkonsolosluğu’nun desteği ile gerçekleştirildi.

21 Şubat – Dünya Anadili Günü, 2019 yılında W . Shakespeare’in yaratıcılığına bir

gönderme niyetiyle “Olmak Ya Da Olmamak” mottosu ekseninde uygulandı. Hamlet’in

ünlü monoloğu İngilizce, Bulgarca, Türkçe, Ermenice, İbranice, Romca, Rusça, Uk-

raynaca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Yunanca, Lehçe, Sırpça, Arnavutça, İsveç-

çe, Azerice, Kazakça, Arapça, Kürtçe, Moldovca, Farsça, Japonca, Çince, Moğolca,

Hindu, Peştu, Tai ve Tagalog dillerinde seslendirildi. Plovdiv’in Küçük Bazilika’sında

gerçekleşen etkinlikte edebiyat eserlerinin işaret dili ile ifade edilmesiyle işaret dili,

Dünya Anadili Gününde, Hamlet’in “vahim” sorusunun sahneden yansıtıldığı 36. dil

olarak programda yerini aldı.

37

Plovdiv Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü Onursal Başkanı, T.C. Filibe

Başkonsolosu Sn. Hüseyin Ergani’nin 21 Şubat- Dünya Anadili Günü- Açış

Konuşması.

22 Mart 2019 günü Türk- Bulgar Edebiyat Kulübü Plovdiv’in ünlü Balabanov Evinde

bir piyano-çello konserine ev sahipliği yaptı. Dünyaca tanınan Türk sanatçıları Gökhan

Aybulus ve Musa İşkodralı Plovdiv seyircisine eşsiz bir şölen sundular.

Gökhan Aybulus ve Musa İşkodralı Plovdiv Balabanov Evinde seyircileri

büyülediler.

38

18 Nisan 2019’da Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü, Plovdiv Üniverisetsi- Filoloji Fakül-

tesi ile birlikte, Doç. Dr. Boryan Yanev’in moderatörlüğünde Sn. Başkonsolos Hüseyin

Ergani ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

2019 yılında 23 Nisan – Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile 1 Haziran – Dünya

Çocuk Günü vesilesiyle Kulüp iki dilli şiir ve resim yarışması düzenledi. Bunun yanında

Velingrad ve Çepelare şehirlerinde ebru atölyeleri organize edilerek, özgün Türk ebru

sanatı uygulamalı olarak tanıtıldı.

Kulüp, Plovdiv’de Mayıs 2019’da düzenlenen 2. Uluslararası Orfeus Şiir Festivaline

de etkin katılım sağladı. Nöbettepe Dergisi Yayın Yönetmeni ve Türk-Bulgar Edebiyat

Kulübü Başkanı, çevirmen Kadriye Cesur, festival boyunca Türk şairlerle söyleşiler,

çeviri sanatı ve şiir üzerine sohbetlerle Nöbettepe okurları ile buluştu.

Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü üyelerinin çalışmaları Bulgaristan sınırları dışına, İs-

tanbul’a da ulaştı. Kulüp üyeleri “XVIII.- XIX. Yüzyıllarda Galatasaray Sultanisi’nden

Mezun Olan Bulgarlar” başlığı altında 11 Mayıs 2019’da açılan resim sergisinin tüm

materyallerini Türkçe ve Bulgarca olarak hazırlayıp, İstanbul’daki “Sv.Stefan” Bulgar

Kilisesi’ne gelen izleyicinin dikkatine sundular.

Türkiye’den davetli olarak gelen cam üfleme sanatçısı Harun Veysel Gümüş, Filibe

Başkonsolosluğu’nun ve Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü’nün işbirliği ile “Plovdiv-2019

Avrupa Kültür Başkenti” çerçevesinde planlanan Filibe, Pazarcık ve Kırcaali’de canlı

cam üfleme sunumları gerçekleştirerek, Türk cam sanatını Bulgaristan’da tanıttı.

Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü, Balkanlar’da farklı inanç ve kültürlerde baharın geli-

şini temsil eden Hıdrellez, Kakava ve Gergyovden’in 3- 4 Mayıs 2019 tarihlerinde Plov-

div’de bir arada kutlanmasını organize etti. Etkinlik Türk, Bulgar, Roman ve şehirde

yaşayan diğer toplulukların yoğun katılımıyla bahar şenliği havasında geçti.

39

Hıdrellez, Kakava ve Gergyovden kutlamalarından.

Plovdiv’de her yıl geleneksel olarak düzenlenen “Save the Night” - Müzeler ve Ga-

leriler Gecesi (13-15 Eylül 2019) Plovdiv - 2019 Avrupa Kültür Başkenti program

çerçevesinde gerçekleştirilen etkinlikler arasında kapsam ve yoğun katılım bakımın -

dan dikkat çekmiş, Plovdiv medyalarında ve ulusal basında da yer almıştı. Bu bağlam-

da Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü üyeleri, Muradiye Cami’nin tarihi mekânında ebru

sanatının aşamalarını tatbiki olarak sergilediler.

40

Ebru çalışması.

Ebru çalışması öncesinde, İslam takviminin Muharrem ayı vesilesiyle bu yıl da Plov-

div Bölge Müftülüğü ve Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü tarafından 13 Eylül Cuma günü

Muradiye Cami önünde geleneksel Aşure Günü düzenlendi.

41

Aşure Gününe ilgi büyüktü. Plovdivliler Aşure’nin devamını dilediler.

Başkonsolos Sn. Hüseyin Ergani ve Bulgaristan Yeşilay Teşkilatı Başkanı Sn.

Ahmet Pehlivan iş başındalar.

19 Temmuz 2019’da Plovdiv-2019 Avrupa Kültür Başkenti programında önemli

bir yeri olan, kulübü Türk dünyasıyla bir kere daha kucaklaştıran etkinlik – TÜRKSOY

Gençlik Korosu’nun tarihi Roma stadyumunda sunduğu konser oldu.

42

TÜRKSOY Gençlik Korosu altı ülkeden sanatçıları bir araya getiriyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanının 96. Yıldönümü vesilesiyle Trakya Üniversitesi Dev-

let Konservatuvarı ile Plovdiv “Dobrin Petkov” Müzik ve Dans Okulu Senfoni Orkest-

ra ve Korolarının, Plovdiv “Boris Hristov” Kültür Merkezi’nde ortaklaşa icra ettikle -

ri “Cumhuriyet Konseri” seyircileri coşturdu. Etkinlik T.C. Filibe Başkonsolosluğu ve

Türk-Bulgar Edebiyat Kulübünün ortak organizasyonu olarak gerçekleştirildi. Türk-Bul-

gar Edebiyat Kulübü Onursal Başkanı, T.C. Filibe Başkonsolosu Sn. Hüseyin Ergani:

“Cumhuriyet Bayramı, Plovdiv halkını hep ilgilendirmiş, her zaman coşturmuştur. Daha

önceki yıllarda da Cumhuriyet kutlamalarına katılım hep coşkulu olmuştur.”- dediler.

43

T.C. Filibe Başkonsolosu Sn. Hüseyin Ergani konser öncesi konuşmasında:

“Cumhuriyetimiz 96 Yaşında! Kutlu Olsun!”

Plovdiv - 2019 Avrupa Kültür Başkenti program faaliyetleri kapsamında 16 Kasım

2019 günü Plovdiv şehir merkezinde bugün belediye uhdesinde sanat galerisi olarak

hizmet vermekte olan ecdat yadigârı tarihi Çifte Hamam’da, tanınmış Türk flüt sanat-

çısı Şefika Kutluer, Edirne Trakya Üniversitesi Müzik Topluluğu eşliğinde bir konser

verdiler. Sanatçı Şefika Kutluer’in Plovdiv konseri, T.C. Filibe Başkonsolosu Sn. Hüse-

yin Ergani’nin özel daveti üzerine gerçekleştirildi. Konserle eşzamanlı olarak Göbekli-

tepe konulu resim sergisi de sanatseverlerin ilgisine sunuldu.

44

T.C. Filibe Başkonsolosu Sn. Hüseyin Ergani, Plovdiv - Çifte Hamam’da Flüt

Sanatçısı Şefika Kutluer’i Takdim Ediyor.

Plovdiv’in tarihi şehir kısmında yer alan Balkanlar’da en iyi muhafaza edilen mev-

levihane binasında 22 Kasım 2019’da, Türk Hava Yolları’nın desteğiyle T.C. Kültür ve

Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı “İstanbul Tarihi Türk Müziği

Topluluğu” tarafından özel bir Mevlevi töreni icra edildi.

45

İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nun Sema töreni icrası, Plovdiv

Mevlevihane’sinde on yıllar sonra seyirciyi mest etti.

Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü Plovdiv’deki „Наследство - Сливане на традиции и

бъдеще - Заедно“/ “Mirasımız- Gelenek ve Geleceğin Birleşiminde Birlikteyiz” Festi-

valine Ekmek ve Tatlı atölyeleri ile katıldı.

46

Eller çalışıyor, geleneksel Türk ekmeği ve tatlılar yoğruluyor!

47

NE DEDİLER?

Prof. Dr. Toni Şekercieva-Novak (Plovdiv Müzik ve Dans Sanatları Akademisi

Rektörü):

“Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü kuruluşundan bu yana şehrimizin kültür-sanat ha-

yatına nitelikli etkinliklerle katıldı. Bunlar bizim öğrencilerimiz ve öğretim üyelerimiz

için sanatlarını sergiledikleri bir saha haline geldi. Bu işbirliğini çok önemsiyoruz. Her

bir etkinliğe onur duyarak, zevkle iştirak ettik. Canıgönülden devamını dileriz. Ayrıca

bir kere daha vurgulamak isterim: Plovdiv, multietnik bir merkezdir, bu şehirde birçok

etnik kültür buluşmakta. Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü de bu dokuya eşsiz bir renk

kattı. Ancak bunun tam şimdi, bu yıllarda olması da sıradan bir rastlantı olmasa ge-

rek... Dolayısıyla kulübün Onursal Başkanı olan Sn. Başkonsolos Hüseyin Ergani’den,

Kulüp Başkanı Kadriye Cesur’dan, Nöbettepe Dergisi’nin Yayın Editörü şair Aziz Nazmi

Şakir-Taş’tan, Genel Koordinatör Şenar Bahar’dan söz etmek gerek. Dilerim böyle bir

vesile de bulabilirim. İki dilli olarak yayımlanan “Nöbettepe” Dergisi gibi bir yayının ha-

yat bulması onların sayesinde oldu ki bu hem şehir için, hem ülkemiz için çok önemli,

çok kıymetli bir oluşumdur. ”

Nahide Deniz, gazeteci: “Plovdiv Türk-Bulgar Edebiyat Kulübü ve yayın organı

olan Nöbettepe Dergisi bence bir edebiyat, kültür ve sanat kırlangıcıdır. Plovdivliler

her iki dilin edebiyat, kültür ve sanat dallarında yaratılan eserlere Türk-Bulgar Edebi-

yat Kulübü’nün etkinliklerine dâhil olarak dokunmuş oluyorlar. Kulübün organize ettiği

kültürel faaliyetlerin yanında, her sayısıyla dört mevsimden birine denk gelen “Nöbet-

tepe”nin her yeni kitapçığı, aralarında bendeniz olmak üzere, birçok kişi için merakla

beklenen bir yayın halini aldı. Şahsen tanıdığım ve yazılarıyla her sayıya ayrı bir renk

katan Nöbettepe-nin CEO’su Aziz Nazmi Şakir-Taş’ı ve Genel Koordinatörü olan Şenar

Bahar’ın çalışkanlıklarını kutlamadan edemeyeceğim. Bu dergi Bulgaristan’da ve Türki-

ye’de onlarca okura ulaşıyor. Aristoteles ‘Tek bir kırlangıç ile yaz gelmez.’ der ve bizler

bu kırlangıcın peşine takılacak başkaca kuşları da bekliyoruz- Bulgaristan Türklerinin

manevî mirası üzerine, dergicilik geleneğini yaşatmaya ve zenginleştirmeye yönelik el

ele vermiş olmaları başlı başına takdire ve alkışa değer bir iş! Ve tabii ki, ”Nöbettepe”-

nin ilk sayısında yer alan Yayın Yönetmeni Kadriye Cesur’un giriş yazısında belirttiği

gibi derginin isim babası T. C. Filibe Başkonsolosu Sayın Hüseyin Ergani’nin de eşsiz

katkılarını belirtmeden geçemeyiz. Her şehre böylesi bir elçi dilerim. Hep böyle olsun,

inşallah. Başarılarının devamını diliyor, kutluyorum!”

48

TÜRKSOY Gen. Sekreteri Prof. Düsen Kaseinov

ABAY 175 YAŞINDA

Düsen Kaseinov

2019 Türk Dünyası Kültür Başkenti Oş şehrinde yapılan TÜRKSOY Daimî Konseyi

Toplantısında üye ülkelerimizin kültür bakanları tarafından iki önemli karar alınmıştır.

Bunlardan ilki Özbekistan’ın kadim şehri Hiva’nın 2020 yılı için Türk Dünyası Kültür

Başkenti, ikincisi ise 2020 yılının doğumunun 175. yılında büyük Kazak şairi ve düşü-

nürü “Abay Kunanbayev’i Anma Yılı” olarak ilân edilmesidir. Bu büyük Türk bilgenin

daha yakından tanınmasına ve daha iyi anlaşılmasına imkân sağlayacak etkinliklerin

açılışı mahiyetindeki konser 9 Şubat 2020 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaş-

kanlığı Senfoni Orkestrası’nın eşliğinde Türk dünyasından gelen solist sanatçıların

katılımıyla Ankara’da düzenlendi. Abay’ın bizzat yazdığı ve bestelediği eserlerinden

49

oluşan repertuvar Ankaralı sanatseverler tarafından büyük beğeni almış ve sanatçılar

konser sonunda dakikalarca ayakta alkışlanmışlardır.

Ankara’da düzenlenen Abay Kunanbayev’i Anma Yılı açılışıyla eşzamanlı olarak da

36. Saraybosna Kış Festivali düzenlendi. Festivalin resmî açılış konserinde ulu atamız

Abay’ın unutulmaz eserleri 7 Şubat 2020 tarihinde Bosna Hersekli sanatseverlerin

beğenisine sunuldu. Saraybosna’nın tarihî Millî Tiyatro binasında Türk Dünyası solist-

lerine Türkmenistanlı şefin yönettiği Saraybosna Filarmoni Orkestrası eşlik etti. Bu

unutulmaz konserin ardından ise, ertesi gün Boşnak Enstitüsü’nün konser salonunu

dolduran Saraybosnalılar piyano eşliğinde Orta Asya’nın bozkırlarında unutulmaz bir

yolculuğa çıktılar.

Yunus Emre Enstitüsü’nün iş birliğinde Bosna Hersek’te başlayan konser turnesi

Sırbistan’da devam etti. 10 Şubat 2020 tarihinde Belgrat’ın en prestijli konser salon-

larından Kolarac’ta; piyano, dombra ve kanun gibi klasik ve geleneksel müzik enstrü -

manları ve solist sanatçıların katılımıyla doğumunun 175. yılına ithafen “Türk Dünyası

Opera Yıldızları” konseri düzenlendi.

Teşkilâtımızın, 2020 yılını Kazak aydını, düşünürü ve edebiyatının öncülerinden olan

Abay’a ithaf etmesi vesilesiyle Uluslararası Türk Akademisi tarafından Bakü Devlet

Üniversitesi’nde (BDÜ) bir tören düzenlenmiştir. Bu etkinliğe Türk Dünyası’ndan çok

sayıda bilim, sanat ve edebiyat insanı katılmıştır.

Ayrıca son olarak dünyamızı saran Covid-19 salgını sebebiyle çoğu zamanlarını

sosyal izolasyonda geçiren Gençlik Oda Orkestra’mızın sanatçıları Abay’ın “Aittym

Salem Kalamkas” isimli eserini evlerinden icra ederek Teşkilâtımızın sosyal medya

kanallarıyla dinleyicilere ulaştırmışlardır. Eser, yüz binlerle ifade edilen sosyal medya

kullanıcısına ulaşmış ve çok beğenilmiştir.

Kazakistan’ın İlk Cumhurbaşkanı Elbaşı Sayın Nursultan Nazarbayev’in ifadesi ile

“Abay’ı tanımak Kazakistan’ı, Kazak halkını tanımaktır”, yani bizi, Türk dünyasını tanı-

maktır. 2020 Abay’ı Anma Yılı münasebeti ile çok farklı ülkelerde düzenlenecek prog-

ramlarla Abay Kunanbayev’in yaşantısını, eserlerini, öğretilerini, yani özünde Türk

kültürünü dünyada tanıtmış olacağız. Ancak şunu hiç hatırımızdan çıkarmayalım ki,

tanıtmak için önce tanımak, özümsemek ve yaşamak lâzım. Bu noktada da Cengiz

Aytmatov’un Abay’ın dünya edebiyatındaki yerini belirttiği şu sözüne kulak vermemiz

gerekiyor. “Avrasya ölçeğindeki yüce şahsiyet Abay sayesinde hayatımızı ölçüyor, tari-

himizi tartıyoruz.”

Abay, dünyayı bir göle, zamanı esen yele ve zaman yelinin dünya gölünde oluştur -

50

duğu dalgaları ise insanlığa benzetmişti. İlk dalgaları ağabey, sonraki dalgaları ise kar-

deşler olarak betimlemişti. O, ulu insan bizim büyüğümüz olduğu ve bizlere öncülük

ettiği için mutluyuz, gururluyuz.

Nöbettepe dergisinin elinizde bulunan bu sayısında Abay Kunanbayev’in hayatı, sa-

natı ve eserlerini konu alan makaleyi yayımlamasını da çok büyük memnuniyetle kar -

şılıyorum.

Bulgaristan’da Türkçe ve Bulgarca yayın yapan Nöbettepe dergisi ülkenin edebiyat,

kültür ve sanat alanında çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Son olarak dünyamızı etkileyen küresel salgının bir an önce son bulmasını ve gönül

coğrafyamızın değişik ülke ve bölgelerinde çok farklı edebî, kültürel ve sanatsal etkin-

liklerde yeniden buluşabilmemizi temenni ederim.

Bu duygu ve düşüncelerle derginin yayımlanmasında çok büyük emekleri olan Genel

Yayın Yönetmeni Sayın Kadriye Cesur başta olmak üzere çalışmada katkısı olanlara

teşekkür ediyor, tüm okuyuculara saygılarımı sunuyorum.

Eserleri ve öğretileri ile Türk kültürüne yön veren Abay’ın adı daima yaşasın, hoş

sedası gök kubbede daim olsun.

Ruhu şad olsun…

51

175 ГОДИНИ ОТ РОЖДЕНИЕТО НА АБАЙ КУНАНБАЕВ

Дюсен Касеинов

(Превела Кадрие Джесур)

На редовно заседание на организация ТЮРКСOЙ*, проведено в киргизкия град

Ош- столица на културaта на тюркския свят за 2019 г., министрите на културата

на страните-членки на организацията, гласуваха две важни решения. Първото бе

избирането на древната Хива (Узбекистан) за културна столица на тюркския свят

за 2020 г., а второто бе свързано с обявяването на същата за „Г одина на Абай

Кунанбаев“ по случай 175-тата годишнина от рождението му.

Проявите, целящи да запознаят широката публика с творчеството на тюркския

мъдрец, стартираха на 9.02.2020 г. в Анкара с концерт на Президентския

симфоничен оркестър на Р. Турция, в който участваха солисти от различни

тюркски държави. Репертоарът се състоеше от произведения по текст и музика

на Абай Кунанбаев. Почитателите на изкуството в Анкара бяха силно впечатлени

от срещата с музикалното и литературно творчество на Абай и дълго аплодираха

изпълнителите.

Паралелно с това събитие в Анкара, в Сараево се състоя и поредният, 36-ти Зимен

фестивал на изкуствата. Тържественото откриване на фестивала беше на 7.02.2020 г.

и започна с концерт от произведения на Абай Кунанбаев. В историческата сграда на

Сараевския държавен театър Сараевският филхармоничен оркестър свири заедно

със солисти от тюркския свят под майсторската палка на туркменски диригент.

На следващия ден след този забележителен концерт, босненската публика зае

мястото си в Институт Босна, за да се потопи в пиано-концерта, представящ музика

от средноазиатските степи.

Концертното турне, започнало в сътрудничество с Института „Юнус Емре“-

Сараево, продължи в Сърбия. На 10.02.2020 г. в една от най-представителните

концертни зали на сръбската столица Белград – зала „Коларач“, беше изнесен

концерт от класически произведения и традиционни солови изпълнения на

домбра и канун. Този концерт под надслов „Оперни звезди от тюркския свят“

също бе посветен на 175-тата годишнина от рождението на казахския творец Абай

Кунанбаев.

По повод решението на организация ТЮРКСОЙ да посвети 2020 г. на казахския

просвещенец, мислител, поет и основоположник на казахската класическа

литература Международната турска академия организира тържествен форум в

Държавен университет- Баку. В него участваха учени – литературни историци, хора

на изкуството, изявени писатели и поети.

Не мога да не споделя и това, че членовете на Младежкия камерен оркестър

на ТЮРКСОЙ, в периода на пандемията Covid-19 (впрочем, както всички), бяха

изолирани по домовете си. Въпреки тази обстановка те успяха да се съчетаят

онлайн и да изпълнят произведението “Aittym Salem Kalamkas”/ „Поздравих тази,

с изписаните вежди“ на Абай и да го публикуват в медиите. Изслушванията и

харесванията са стотици хиляди!

Нека си припомним думите на първия президент на Казахстан- Нурсултан

Назарбаев: „Познаването на Кунанбай означава познаване на Казахстан, на

казахския народ.“ Това значи познаване на тюркския свят, досег с всеки един от нас.

Затова с културните прояви, които ще организираме в различни страни във връзка

с отбелязването на неговата 175-та годишнина, целим да запознаем широката

аудитория с неговия живот, творчество, идеи и учение. Но нека не забравяме, че

за да запознаем някого с нещо, трябва самите ние да сме го опознали, възприели и

изживели. В тази връзка бих искал да се вслушаме и в думите на Чингиз Айтматов:

„Благодарение на великия Абай и неговото творчество, ние в евразийски мащаб

измерваме живота си, преосмисляме историята си.“

Известно е, че Абай Кунанбаев сравнява света с езеро, а времето – с вятър;

вълните породени от този вятър в световното езеро представляват човечеството.

Първите му вълни представят по-големите братя, а следващите ги – по-малките…

Г ордеем се с неговото наследство!

Радвам се, че в настоящия брой на сп. „Небет тепе“ бива публикувана специална

статия за живота и творчеството на Абай Кунанбаев. Отделно искам да подчертая

важната задача на това издание, а именно – то, бидейки двуезично, запълва една

празна ниша в областта на литературата и изкуството в България.

В заключение ще добавя пожеланията си за скорошен край на пандемията, об-

хванала цялото човечество. Нека час по-скоро да се върнем в лоното на литера-

турата, изкуството и културата, за да продължим духовните си срещи в различни

географски ширини.

Изказвам специални благодарности и поздравления на цялата редакционна ко-

легия на сп. „Небет тепе“, начело с главния й редактор Кадрие Джесур. Поздравя-

вам с уважение читателите му!

Нека името на Абай да остане живо завинаги, а гласът му да остане вечен повей

в небето! Светла му памет!

* ТЮРКСОЙ е международна организация за тюркска култура, създадена през 1993 г. с протокол,

подписан от министрите на културата на Азърбайджан, Казахстан, Узбекистан, Киргизия,

Туркменистан и Република Турция.

54

KAZAK ŞAİRİ VE DÜŞÜNÜRÜ

ABAY KUNANBAY

Askar Turganbayev*

Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı TÜRKSOY’un üst düzey karar mercii olan TÜRK-

SOY Daimî Konseyi‘nin 30 Kasım 2019 tarihinde Kırgızistan‘ın Oş şehrinde gerçekleş-

tirilen 37. Dönem TÜRKSOY Daimî Konseyi Toplantısı kararı ile 2020 yılı, ünlü Kazak

aydını Abay Kunanbay‘ın doğumunun 175. yılı münasebetiyle “Abay Kunanbay’ı Anma

Yılı‘‘ olarak ilan edildi.

Türk Dünyası kültür ve sanat yaşamına ölümsüz eserler armağan eden saygın şah-

siyetleri kamuoyuna tanıtmak ve miraslarını gelecek nesillere aktarmak amacıyla

anma yılları ilan eden TÜRKSOY, oy birliği ile alınan karar kapsamında 2020 boyunca,

TÜRKSOY üyesi ülkeler başta olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde Abay Kunanbay‘ı

tanıtmak için bir dizi etkinlik gerçekleştirmeyi planladı.

55

Abay Kunanbay kimdir?

XIX. yüzyılda ilk örnekleri ortaya çıkmaya başlayan Kazak yazılı edebiyatının kuru-

cusu sayılan Abay Kunanbay modern Kazak edebiyatının en önemli temsilcisidir. Abay

Kazak halkının gelmiş geçmiş en büyük şairi ve düşünürüdür. Hem edebiyat hem sosyal

hayatla ilgili yenilikçi düşünceleriyle kendinden sonraki Kazak aydınlarının örnek aldığı

bir kişi olmuştur. Üslûp ve konu bakımından pek çok yenilik getiren Abay’ın eserleri

Kazak edebiyatının klasikleri arasına girmiştir. Sovyetler Birliği devrinde birçok yazar

ve şairin eserleri yasaklandığı halde Abay yasaklamanın dışında tutulmuş, bu sayede

XX. yüzyıl Kazak edebiyatında önemli bir yere sahip olarak hakkında en çok araştırma

yapılan edebiyatçılar arasına girmiştir.

Hayatı

Kazakların Argın boyundan gelen Abay’ın babası Kunanbay Öskenbayoğlu’dur. Ku-

nanbay varlıklı ve nüfuzlu bir beydi. Abay onun ikinci hanımı Ulcan’dan dünyaya geldi.

1845 yılı dünyaya gözlerini açan Abay, annesi Ulcan’dan ziyade, babaannesi Zere’nin

elinde büyüdü. Abay’ın dedesi Öskenbay (1778-1850) zeki ve adil bir Kazak beyi idi.

Öskenbay Bey, orta yaşlara geldiğinde, beylik yetkilerini ikinci oğlu Kunanbay’a dev-

retti. Kendisi ise zaman zaman sadece oğluna tecrübelerini aktarmakla yetindi. Dedesi

Öskenbay 1850’de öldüğünde, Abay beş yaşındaydı. Zere nine, çok akıllı, iyi huylu, kalp

kırmaktan çekinen bir kimseydi. Ayrıca edebiyata ve şiire düşkündü. Abay’ı hikâye,

masal ve destanlar anlatarak büyüttü. İşte şairin gelecekteki edebiyat aşkı bu şekilde

yerleşmiş olmalıdır. Çünkü o daha çocuk yaşlarda hikâye ve destanlara ilgi duymaktay-

dı. Abay’ın annesi Ulcan da (1810-1887) Zere gibi kültürlü ve iyi mizaçlı bir kimseydi.

Şefkatli ve alçakgönüllü bir karaktere sahip olan Ulcan, aynı zamanda hazır cevap ve

güçlü bir hatipti. Annesinin bu özellikleri Abay’a da geçmiştir.

Abay Kunanabay ilk eğitimini köyün imamı Gabithan Molla’dan aldı. 10 yaşına gel-

diğinde, babası Kunanbay onu Semey’deki Ahmet Rıza Medresesi’ne yatılı verdi. Şair

burada dinî bilgilerin yanısıra Arapça ve Farsça öğrendi. Çok zeki olan Abay dersleri

hocalarının ilk anlatışında kavrardı. Böylece ders çalışmak için ayrıca bir zaman har -

camazdı. Bu da onun boş vakitlerini arttırıyordu. O ders dışı saatlerini, edebî eserler

okumakla değerlendirdi. Medrese kütüphanesindeki Doğu’nun klasikleri olan Nizamî,

Nevaî, Saadî, Hafız ve Fuzulî’nin eserlerinden ne bulursa okudu. Medresedeki üçüncü

56

senesinde Abay, şehirdeki bir Rus okuluna devam ederek Rusça öğrenmeye başladı.

Ancak, bu fazla sürmedi. O sene babası Kunanbay, Abay’ı kendisine yardımcı olması

için yanına aldırdı. Kunanbay Bey, oğulları içinde kendisinin beylik işlerine en yatkın

olanının Abay olduğunu fark etmişti. Böylece genç şair daha 13 yaşındayken Kazak

halkının idarî işlerine karışmış oldu.

Abay babasının yanında Kazak halkının birçok meselesine aşina oldu. Kazak hal-

kının ileri gelenleriyle tanıştı. Onların sohbetinde bulundu. Özellikle, Kazak şair ve

ozanlarının çalıp söylediği eserleri zevkle dinledi. Böylece Abay, Kazak halkının edebî

eserlerini, örf-adetlerini, sosyal olaylarını, geçim kaynaklarını yakından öğrenmek fır -

satı buldu.

Abay, duyduğu bir şeyi hiç unutmazdı. Ozanlardan ve tecrübeli aksakallardan duy -

duğu ilginç ve ibretli hadiseleri, kendi konuşmalarında ustalıkla kullanmasını bildi.

Böylece genç yaşlarda bölgede iyi bir hatip ve şair olarak tanınmaya başladı.

Abay bu yıllarda, Semey ile bağlantısını kesmedi. Sık sık şehrin kütüphanesine gi-

derek edebî, felsefî ve tarihî eserleri okudu. Bu sıralarda Rusça kitaplara merak sardı.

Mihaelis isimli bir Rus demokrat aydını, Rusçasını ilerletmesine yardımcı oldu. Böylece

Abay, Puşkin, Krilov, Çernişevski, Lermontov ve Nekrasov gibi Rus yazar ve düşü-

nürlerinin kitaplarıyla tanıştı. Aynı zamanda, Spencer, Goethe ve Byron gibi Avrupalı

yazarların Rusçaya çevrilmiş eserlerini de okuma fırsatı buldu. Bütün bunlar, Abay’ın

ufkunun genişlemesine yol açtı. Okuduklarının ışığında Abay, Kazak toplumundaki sos-

yal ve siyasal olayları daha iyi değerlendirecek bir hale gelmişti.

Abay, kitaplar vasıtasıyla, Kazakistan bozkırlarından hiç çıkmamasına rağmen,

dünyadaki siyasî ve sosyal gelişmelerden haberdar olmuştu. Böylece Çarlık Rusya -

sı’nın yönetiminde halkının çektiği sıkıntıları ve geri kalmışlıkları çok iyi anlamış bulu-

nuyordu. Özellikle halkının yerel yönetimler tarafından çok büyük haksızlıklara uğra-

tıldığını fark ediyordu. Abay, halkının uğradığı haksızlıkları azaltmak maksadıyla yerel

seçimlere de katıldı. Konırkökşe ilçesindeki seçimleri kazanarak İlçe Başkanı (Bolıs)

seçildi. 1876-1878 yıllarında başarılı bir yönetim sergiledi. Mazlumlara zulüm edenle-

re yol vermedi. Hırsızlık ve gasp yapanları şiddetle cezalandırdı. 1885 yılında Semey

Vilayeti Kazakları için ceza kanunları hazırlama komisyonuna başkan seçildi. Abay’ın

başkanlığındaki komisyon Kazak örf ve âdetlerine dayalı kanunları çok kısa bir sürede

hazırladı. Bu durum bize Abay’ın sadece bir düşünür ve yazar değil, aynı zamanda iyi

57

bir devlet adamı olduğunun bilgisini vermektedir. Şair, 23 Temmuz 1904’de Cengiz-

dağı sırtlarında Balaşakpak yaylasında vefat etti. Mezarı Semey vilayetine bağlı Abay

ilçesindedir.

Eserleri ve Fikirleri

Abay’ın eserleri şiir, nesir ve başta Rusça olmak üzere diğer dillerden yaptığı çevi-

riler olarak üç grupta toplanabilir. Her şeyden önce sözlü halk edebiyatının yazılı hale

geçmesinde önemli bir rol üstlenmiş, şiirlerini bir kitap halinde toplamamışsa da ya-

zıya döktüğü için bunlar günümüze kadar ulaşmıştır. Abay’ın mirası şiir, nesir ve man-

zum hikâye türünde yazdığı eserlerden oluşur. Modern şiir türlerinde eser vermekle

birlikte geleneksel Kazak şiirine biçim ve içerik yönünden yenilikler getirmiştir. Ondan

önce Kazak şiirinde en çok “kara ölen” ve “jır” adı verilen iki biçim kullanılırdı. Abay

bunları kullanmakla yetinmemiş, ayrıca Kazak şiirine on yedi değişik şekil kazandır -

mıştır. Birçok mısradan oluşan bir tek bölüm veya dörtlüklerden

meydana gelen birkaç bölüm halinde yazılan ölen formuna iki, üç, dört, altı ve se-

kiz dizelik yeni şekiller katmıştır. Abay’ın şiirlerinin dili sade ve etkilidir. Kazakça’nın

zenginliğinin farkında olarak yabancı kelimeler kullanmaktan özellikle kaçınmıştır. Şiir

türleri dışında “Eskendir”, “Masgut” ve “Ezim Engimesi” adıyla üç manzum hikâye

yazmıştır. “Eskendir”, Firdevsî ve Nizâmî gibi ustaların yazdığı İskendernâmeler’e

konu olarak benzese de Abay bunları taklit etmemiştir. “Masgut” ve yarım kalan “Ezim

Engimesi”nde yine klasik Doğu hikâyelerinde işlenen konulara yer vermiştir. Şiirle-

rinde Kazak halkını, kültürünü, gelenek ve göreneklerini anlatmış, Kazak toplumunda

gördüğü eksiklikleri ve yanlışlıkları eleştirmiştir. Kadının hor görülmesi, başlık parası,

tembellik ve eğitimsizlik gibi konulardaki eleştirileri Kazakların değişiminde ve çağ-

daşlaşmasında önemli rol oynamıştır. Abay’ın fikirleri ve eleştirileri kendisinden sonra

gelen Kazak aydınlarını derinden etkilemiştir.

Abay, XIX. yüzyıl Rus edebiyatının yazarlarından Krilov’un bazı manzum hikâyele -

riyle Puşkin’in, Rus hayatının ansiklopedisi olarak tanımlanan Evgeni Onegin adlı man-

zum romanının 5500 mısralık bir kısmını 376 mısra halinde yorumlayıp Kazakçaya

çevirmiştir. En çok tercüme yaptığı Lermontov’un otuza yakın şiirinin yanı sıra onun

başka dillerden Rusçaya çevirdiği bazı şiirleri de Kazak kültürüne uyarlayarak Kazak-

çaya tercüme etmiştir.

58

“Gakliyat” veya “Kara Sözler” olarak adlandırılan kırk beş adet yazıdan ve birkaç

deyişten ibaret olan düz yazılarını ise 1890-1898 yılları arasında kaleme almıştır. Bun-

ların konuları genelde felsefî düşünceler, özdeyişler, nasihat ve kıssalardan oluşur.

“Kara Sözler”de Abay Kazak toplumunda gördüğü önemli sorunlara ve olumsuzluk-

lara dikkat çekmekte ve acımasız bir şekilde eleştirmektedir. Bazı eleştiriler gerçekten

de çok serttir. Bu açıdan ele aldığımızda Abay realisttir. Ancak bu eleştirilere konu olan

olumsuzluklar, bizim düşüncemize göre, sadece Kazak toplumuna has olmayıp, tüm

Müslüman Türk topluluklarında rastlanan olgulardır. Meselâ, Abay üçüncü sözünde

“Kazakların birbirine düşman olmasının, birisinin isteğine bir başkasının destek ol-

mamasının, doğru sözünün az olmasının, makam mevkiye düşkün olmasının, tembel

olmasının sebebi nedir?” diye sormaktadır. Onaltıncı sözünde ise, “Kazaklar yapmış

oldukları ibadetlerini Allah kabul eder mi, etmez mi diye bir kaygı duymaz. Sadece

herkesin yaptığını biz de yapalım, yatıp kalkıp onlar gibi namaz kılsak, bu bize yeter

diye düşünür... Dilini alıştırmak ve dinini iyi öğrenmek için düşünmeye ve öğrenmeye

gayret göstermez” demektedir. Bu sözlerin başındaki Kazaklar kelimesini, herhangi bir

Müslüman Türk halklarından birinin ismi ile değiştirsek kimse yadırgamaz. Demek ki,

Abay’ın ortaya koyduğu sorunlar günümüzdeki tüm Türk ve hatta Müslüman toplumla-

rının da ortak sorunlarıdır. Abay aslında Kazak toplumunun örneğinde, tüm Müslüman

toplumlarının geri kalmışlıklarının sebeplerine ve toplumsal hastalıklarına vurgu yap-

makta ve bunlardan kurtulmanın çarelerini göstermektedir.

Yazdığı şiirlerin bir kısmını besteleyen Abay’ın günümüze kırka yakın bestesi ulaş -

mıştır. Kazak halk müziğini çok iyi bilen Abay geleneksel müzik türünde eserler vermiş,

Birjan Sal, Akan Seri, Tattimbet, Jayav Musa gibi halk ozanlarının eserlerini örnek al-

mıştır. Halk edebiyatında pek çok yeniliğin öncüsü olmuş, halk müziğine birtakım yeni

ölçüler, türler ve yeni bir ses getirmiştir. “Segiz Ayak”, “Boyı Bulgan”, “Közimnin Ka-

rası” gibi şiirlerine yaptığı besteler Kazak halk müziğinde yenilikler ihtiva etmektedir.

Abay’ı diğer halk müziği bestecilerinden ayıran bir özellik de Rus halk müziğine ve

Rus bestecilerinin eserlerine önem vermiş olmasıdır. Bu alanda “Surgılt Tuman”, “Men

Kördim Uzın Kayın Kulaganın”, “Ölsem Ornım Kara Jer” gibi besteleri ortaya çıkmıştır.

Puşkin’den çevirdiği “Tatyana’nın Hatı” ve “Onegin’in Hatı” adlı eserlere yaptığı beste-

leri de Kazak halkı arasında tutulmuştur.

Abay’ın birkaç şiiri sağlığında dergilerde basıldığı halde şiirleri kitap halinde ya-

59

yımlanmamış, Mürseyit Bikeulı adlı bir dostunun hazırladığı el yazmaları şeklinde halk

arasında yayılmıştır. Ölümünden sonra kardeşi Iskak’ın oğlu Kakitay (Abdülkerim) şiir-

lerini neşretmek için girişimlerde bulunmuş, nihayet 1909 yılında Saint Petersburg’da

“Kazak Akını İbrahim Kunanbay Uğlının Öleni” adıyla bir kitap bastırmıştır. Bu kitap

sayesinde Abay hızla tanınmaya başlamış, günümüze kadar çeşitli tarihlerde otuzdan

fazla değişik Abay antolojisi yayımlanmıştır. Sovyet devrinde ve Kazakistan’ın bağım-

sızlığına kavuşmasından sonra da Abay’ın hayatı ve eserlerine dair çeşitli inceleme

ve değerlendirmeler yapılmış, eserleri başta diğer Türk lehçeleri olmak üzere birçok

dile çevrilmiştir. Hayatı hakkında yazılan en önemli eser Muhtar Avezov’un “Abay Jolı”

(Abay Yolu) adlı dört ciltlik biyografik romanıdır. Kazakların meşhur edebiyatçıların -

dan Muhtar Avezov, romanında Abay’ın Kazaklar için yapmak istediklerini, Kazakların

gerçek medeniyete nasıl ulaşacaklarını anlatmaktadır. O, Abay’ın Kazakların yollarını

aydınlatıcı bir rehber olduğunu herkese göstermiştir. Onun yolundan giden genç ne-

sil, büyük Kazakistan’ı meydana getirecektir. Yani Abay Kunanbay, Kazaklar için, takip

edilmesi gereken büyük bir fikir adamıdır ve onun mirası, eserleri Kazak kültürünün

dolayısıyla Türk dünyası kültürünün de tükenmez hazinelerinden birisidir.

*Doç. Dr. Abay Kazak Milli Pedagoji Üniversitesi,Türkoloji Bölüm Başkanı

60

Abay Kunanbay (1845- 1904)

КАЗАХСКИЯТ ПОЕТ И ФИЛОСОФ АБАЙ КУНАНБАЕВ

Аскар Турганбаев*

(Превела Йорданка Бибина**)

Висшият съвет на Международната организация за тюркска култура ТЮРКСОЙ

на 37-то си заседание, проведено на 30 ноември 2019 г. в град Ош – Киргизия, е

взело решение в чест на 175-тата годишнина от рождението му, 2020 година да

бъде обявена за година на известния казахски интелектуалец Абай Кунанбаев.

Това решение на ТЮРКСОЙ е продиктувано от стремежа на организацията,

61

забележителната личност на Абай и сътворените от него безсмъртни творби

да бъдат представени пред широка световна общественост и безценното му

наследство да бъде предадено на бъдещите поколения. В рамките на единодушно

приетото решение, начело с държавите-членки на ТЮРКСОЙ, са планирани да

бъдат проведени на различни места по света множество тържества в памет на

Абай Кунанбаев.

Кой е Абай Кунанбаев?

Първите произведения на писмената казахска литература се появяват през XIX в.

и най-видният й представител Абай Кунанбаев, логично е считан за основоположник

на казахската класическа литература и съвременния казахски език. И до днес той

е най-големият поет и философ на казахския народ. С новаторските си идеи и

мислене, както в областта на тюркската литература, така и на обществения живот,

той се превръща в пример за следващото поколение казахски интелектуалци. От

гледна точка на стила и тематиката произведенията на Абай внасят изключително

много новаторство и са възприети като класикически за казахската литература.

Макар по времето на Съветския съюз творбите на много писатели и поети да са

забранени, произведенията на Абай не са засегнати. Благодарение на това като

автор, заемащ важно място в казахската литература, Абай е сред най-изследваните

литератори.

Биография

Абай Кунанбаев е от знатния род Аргън. Баща му Кунанбай Йоскенбайоглу,

е богат и влиятелен бей. Абай е роден от втората му жена Улджан. Роденият

през 1845 г., Абай израства най-вече под грижите на своята баба Зере. Дядо му

Йоскенбай (1778-1850) е умен и справедлив казахски бей. На средна възраст той

предава властта си на своя син Кунанбай и се задоволява само от време на време

да му предава опита и съветите си. Когато дядо му умира, Абай е едва петгодишен.

Баба му Зере е била много умна и добронравна жена, стараеща се да не обиди или

нарани някого. Освен това се е увличала от литературата и поезията. Абай израства

с нейните разкази, приказки и дестани. Вероятно така в него се заражда и развива

любовта към литературата, защото още от детските си години проявява силен

62

интерес към разказите и дестаните. Майка му Улджан (1810-1887) е също като баба

му Зере – културна жена, с чувство за хумор. Тя е ласкава и скромна по характер.

Същевременно има отговори за всичко и е даровит оратор. Тези черти на майка си

наследява и Абай.

Първоначалното си образование Абай Кунанбаев получава от имама на селото

Габитхан Молла. На десетгодишна възраст баща му го изпраща в пансион да учи в

медресето „Ахмед Риза“ в Семей1. Тук поетът, наред с религиозните науки научава

арабски и персийски. Много умен и схватлив, той усвоява уроците още докато му ги

преподават. Така не му се налага да отделя време за подготовката си и има повече

свободно време. Тези свободни часове той оползотворява в четене на литературни

произведения. В библиотеката на медресето чете всичко, което намери от

източните класици като Низами, Неваи, Саади, Хафъз и Фузули. На третата година

от учението си в медресето, Абай започва да посещава и руското училище в града,

където започва да учи руски език. Но това не продължава дълго, защото същата

година баща му Кунанбай го взима при себе си. Беят Кунанбай разбира, че Абай

е най-подходящият от синовете му за помощник в управлението на бейлика. Така

младият поет още на тринайсет години се включва в управлението на казахския

народ.

Бидейки редом с баща си, Абай се запознава с много от проблемите на народа си,

както и с най-напредничавите му умове. Присъства на техните беседи и разговори.

С удоволствие слуша произведенията на казахските поети и народни певци. Така

получава възможност да научи от първа ръка казахските народни произведения,

обичаите и традициите, обществените събития, източниците на препитание през

вековете.

Абай запаметява всичко чуто. Интересните и поучителни притчи, които слуша от

народните певци и опитните старейшини, започва умело да използва в своята реч

и творчество. Така още в ранна младежка възраст става известен в областта като

добър хатиб (оратор) и поет.

В тези години Абай не прекъсва връзката си със Семей. Често посещава

библиотеката в града и чете литературни, философски и исторически произведения.

По това време се увлича и от руската литература. Един руски демократ на име

1 Град Семей, до 2007 г. – Семипалатинск.

63

Михаелис му помага да напредне в изучаването на руския език. По този начин

Абай се запознава с книгите на такива руски писатели и мислители като Пушкин,

Крилов, Чернишевски, Лермонтов и Некрасов. Същевременно има възможност

да чете и преведените на руски език европейски писатели като Спенсър, Гьоте и

Байрон. Всичко това помага на Абай да разшири хоризонта си и в светлината на

прочетеното да оцени по-добре социалните и политическите събития в казахското

общество.

Чрез книгите Абай научава за световните политически и обществени движения,

без да е напускал степите на Казахстан. Отлично разбира и притесненията, които

народът му изпитва под управлението на царска Русия, и неговата изостаналост.

Усеща особено голямата несправедливост към народа, проявявана от местните

власти. За да ги отслаби, Абай участва в местните избори. Печели изборите в

областта Конъркьоше и е избран за Областен председател (Болъс). През периода

1876-1878 г. демонстрира успешно управление, при което крадците и грабителите

са наказвани жестоко. През 1885 г. е избран за председател на комисията,

подготвяща Наказателния Кодекс на казахите в областта на Семипалатинск. Под

негово председателство комисията успява за много кратко време да подготви

закони, основаващи се на казахски обичаи и традиции. Този факт ни показва, че

Абай е не само мислител и писател, но същевременно и добър държавник. Поетът

умира на 23 юли 1904 г. в Балашакпак, в платото на планината Дженгиздаа. Гробът

му е в района Абай на областта Семипалатинск.

Произведенията и идеите на Абай

Произведенията на Абай може да бъдат разделени на три основни групи

– поезия, проза и преводи от други езици (начело с руски). Преди всичко той

изиграва важна роля в записването на народната устна литература. Макар

поезията му да не е събрана в отделна книга, тя е достигнала до нас, тъй като е била

записана. Наследството на Абай се състои от поезия, проза и епични стихотворни

произведения. Макар да пише модерна поезия, той внася и редица нововъведения

по отношение на формата и съдържанието в традиционната казахска поезия. Преди

него в нея са използвани основно две форми, наречени „кара йолен“ и „жир“. Абай

не се задоволява с използването само на тези две форми и внася седемнайсет нови

64

форми в казахската поезия. Към формата йолен, състояща се от част с множество

двустишия или от няколко части с четиристишия, той прибавя нови, състоящи

се от дву-, три-, четири-, шест- и осмостишия. Езикът на неговата поезия е чист и

въздействащ. Познавайки богатството на казахския език, Абай съзнателно избягва

употребата на чуждици.

Освен поезия, той е написал и три поетични епични произведения – „Ескендир“,

„Масгут“, „Езим Етгинеси“. Макар тематично да напомнят прочутите поеми за

Александър Велики – „Искендернаме“-тата на майстори като Фирдевси и Низами,

Абай не е техен подражател. В „Масгут“ и в недовършената „Езим Етгинеси“ отново

застъпва темите, разработвани в класическите източни наративи. В поезията си

разказва за казахския народ, неговите традиции и обичаи, критикува недъзите и

грешките в казахското общество. С критиките си относно плащането на „башлък“

– откуп за невестата и осъждането на мързела и неграмотността, изиграва важна

роля в изграждане на положително отношение към жената и като цяло – за

модернизирането на казахите. Неговите идеи и критики имат дълбоко въздействие

върху следващите поколения на казахската интелигенция.

Абай превежда някои стихове на руски писатели от XIX в. като Крилов и Пушкин.

От 5500-те стиха на енциклопедията на руския живот „Евгени Онегин“ той превежда

376 стиха с адаптация на казахски език. Най-много превежда Лермонтов – близо

30 негови произведения, а също така и преведени на руски от други езици творби,

адаптирайки ги към казахската култура.2

През периода 1890-1898 г. събира 45 свои прозаични творби и някои мъдри

изрази под заглавието „Гаклият“ (или „ Черни думи“). Темите им обикновено са

философски разсъждения, афоризми, наставления и притчи.

В „ Черни думи“ той привлича вниманието към важните проблеми, които вижда

в казахското общество и ги критикува жестоко. Някои от тези критики са много

остри. Когато разглеждаме Абай в тази светлина, можем да го наречем реалист.

Според нас, тези недъзи, които са обект на критиките му, са характерни не само за

казахското общество, а се срещат почти във всички мюсюлмански тюркски общества.

2 Например, „Нощна песен на странника“ ( «Wanderers Nachtlied» ) от Гьоте, която Лермонтов

превежда на руски («Горные вершины спят во тьме ночной…»), половин век по-късно Абай К,у-

нанбай превежда на казахски език.

65

Например, в 3-тото назидание Абай задава въпроса: „Каква е причината казахите да

враждуват помежду си, да не се притичат на помощ някому, да се блазнят от властта

и общественото положение, да са мързеливи?“. А в 16-тото назидание заявява:

„Казахите не се тревожат дали Аллах приема тяхното богослужение или не. Само

се стремят да правят онова, което и другите, и си мислят, че като лягат и стават

като тях, като отслужват петкратната молитва и прочее, всичко това е достатъчно.

Те не се стремят да научат езика си, нито добре да изучат вярата си.“ Никой няма

да приеме за невярно, ако използваният тук етноним „Казахи“ бъде заменен с

името на кой да е друг мюсюлмански тюрски народ. Следователно, проблемите,

поставени от Абай, са и общи проблеми на всички съвременни тюркски и дори

мюсюлмански общества. Абай всъщност, като дава за пример казахското общество,

акцентира върху причините за изостаналостта на всички мюсюлмански общества, и

върху техните обществени недъзи, като посочва и начините за преодоляването им.

За част от стиховете си Абай композира и музика, от която до нас са достигнали

около 40 негови мелодии. Той отлично познава музикалното творчество на народа

си и композира традиционни музикални произведения. Взема за пример творбите

на народни поети като Биржан Сал, Акан Сери, Татимбег и Жавай Муса. Той е

автор на много от нововъведенията в народната литература, а в музиката въвежда

редица нови размери, жанрове и ново звучене. Мелодиите към стиховете му “Segiz

Ayak”, “Boyı Bulgan”, “Közimnin Karası” съдържат новаторските елементи в казахската

народна музика. Онова, което отличава Абай от останалите народни композитори

е значението, което той отдава на произведенията на руската народна музика и на

произведенията на руските композитори. В това отношение характерни са неговите

композиции като “Surgılt Tuman”, “Men Kördim Uzın Kayın Kulaganın”, “Ölsem Ornım

Kara Jer”. Сред казахския народ много популярни и обичани стават песните му

по преведените текстове от Пушкиновия „Евгени Онегин“ – “Tatyana’nın Hatı” и

“Onegin’in Hatı”.

Макар някои от стиховете му да са публикувани в отделни списания още

приживе, те не са събрани в стихосбирка. Разпространявани са били сред народа

по ръкописите, направени от неговия приятел Мюрсейид Бикеулъ. След смъртта

му синът на брат му Искак, Какитай (Абдюлкерим) прави опит да ги публикува и

най-накрая през 1909 г. издава в Санкт Петербург книга под заглавие „Йолен на

66

казахския поет син на Ибрахим Кунанбаев“ (“Kazak Akını İbrahim Kunanbay Uġlının

Öleni”). Благодарение на тази стихосбирка много скоро Абай добива широка

популярност. До днес са издадени над трийсет антологии с негови стихове. В

съветския период и след като Казахстан става независим са направени много

изследвания върху живота и творчеството на Абай, даващи оценка на мястото и

ролята му в литературата. Творбите му са преведени на много езици, на първо място

– на тюркските. Най-важното произведение за живота му е написано от Мухтар

Авезов – „Абай Жоли“ – „Пътят на Абай“ (Abay Yolu), четиритомен биографичен

роман. В него известният казахски литератор разказва какво е искал да направи

Абай за казахите, как те трябва да достигнат до истинската цивилизация. М. Авезов

показва на всички, какъв просветен водител е Абай по пътя на казахите. Младото

поколение, тръгнало по неговия път, ще сътвори един велик Казахстан. Тоест, Абай

Кунанбаев за казахите е един велик мислител, който те трябва да следват. Неговото

наследство и произведения са една от истинските и неизчерпаеми съкровищници

както за казахската култура, така и за културите в тюркския свят.

*Доц. д-р, Ръководител на катедрата по тюркология в Национален педагогически университет

Абай – Казахстан.

** Доц. д-р, БАН София.

67

АКО ЧАВКА НЕ ВИ Е ИЗПИЛА

АКЪЛА, СВАЛЕТЕ БУКАИТЕ!

Азиз Назми Шакир – Таш

Едно от най-злокачествените заболявания

на човечеството е страхът... Не иде реч за онзи

– здравословния, който натиска спирачките ни,

за да ни спаси от безсмислен полет в бездната.

Не ми е изпила чавка акъла, да ви тласкам към

самоунищожение! За чавката (corvus monedula)

може и да се досещате, че си е най-обикновена

гарга рошава, но за любителите на етимологията, ще е интересно да научат, че

първоначалното значение на арабската дума „ак(ъ)л“ е „букаи“ (от тур. bukağı)

– „окови“, свързващи предните крака на кон или друго животно, които не му

позволяват да прави прекалено големи крачки. Букаите възпрепятстват домашните

животни да прескачат в чужди градини и да се отдалечват прекалено бързо от

мястото, на което са оставени да пасат. Тоест акълът, използван по предназначение

предпазва коня от това да отиде мърцина у ряката. Но същият този разум, трябва

да е постоянно нащрек, защото злото, което не спи под камък, под предлог, че иска

да спаси носителите му, демек всички нас, ежедневно ни поставя все нови и нови

пранги. Някои от белезниците ни са толкова изкусно дегизирани, че със зъби и

нокти се бием да не ни ги свалят: такива например са кредитите за вещи, без които

съвсем спокойно бихме продължили живота си и всякакви устройства, в чиите вени

нон-стоп тече интернет. Нямам нищо против тях когато биват използвани на ползу

роду – тези думи достигат до вас, благодарение именно на подобни „джаджи“,

но няма защо да се лъжем – те ни карат да спрем да си общуваме като реални

същества; да забелязваме какво се случва със света ни, извън поднесените на

тепсия новини в централните новинарски емисии; да четем книги и списания като

това в ръцете Ви...

68

Прочее, нека забележим некръстоносните и неполумесечните походи, които

отдавна са повели срещу нас... В този брой на „Небет тепе“ ще прочетете за една

уникална война – водена за спасяването на една чешма... Във времена, в които

един след друг пресъхват божествените извори, до които все още имаме достъп

и сме назначили материалното за министър на кранчетата на духовността ни, се

налага да се сражаваме до последната капка мастило за написването на шедьовър,

за умножаването на минутите за четене за сметка на пропадането във виртуалното,

за всичко, което ни е било отнето, уж в името на нашито добруване и сигурност...

69

МИМИ БАЛКАНСКА В АНКАРА

Хюсеин Мевсим

През ноември и декември 1931 г., във връзка с 10-годишния си юбилей,

енергичният и пълен с ентусиазъм и желание за работа творчески колектив на

«Кооперативния театър» в София, чиято роля и значение за българския културен

контекст журналистът Христо Бръзицов определя като «светъл лъч в мрачния

живот на тази страна», набрал вече достатъчно опит и самочувствие в национален

мащаб, съвсем естествено помисля за изява и в чужбина, сред чуждестранна

публика. Така възниква идеята за турне в Република Турция. Но защо трупата

потегля именно на Изток, а не примерно към Белград, Атина или «малкия Париж»

– Букурещ? Дали само защото основателят на трупата, шуменецът Стоил Стоилов,

е работил преди десетина години като артист и режисьор в един оперетен театър

в Истанбул и познава обстановката, а вероятно има и изградени творчески връзки

и приятелства?

Съществува и друга, съвсем нова версия за предприетото турне, която се основава

на записките на един български предприемач в новата страна, собственика на

тухларни фабрики в Ескишехир, Малатя и Ерзурум Петър Шурков. Според тази версия

непосредствено след завършването на тухленото ограждение на президентската

резиденция «Чанкая» в Анкара, славният председател на републиката поканил

споменатия строителен предприемач и архитекта Йордан Севов, впрочем с все

още неизследван значим принос при изграждането на новата турска столица, по

случай завършването на строежа в представителния салон за закуска. Присъствал

и Исмет паша, бъдещият Иньоню, тогава министър-председател и близък съратник

на председателя на републиката.

«Заговорили се за културния живот в София и в един момент баща ми подхвърлил

идеята за гастрол на оперетния състав от София. По това време той имал близки,

приятелски отношения с Мими Балканска, а и със Стефан Македонски. Президентът

веднага реагирал положително. Разноските били поети изцяло от баща ми. Майка

ми е запазила снимка на целия оперетен състав на гала вечерята в реномиран

столичен ресторант», споделя синът Шурков след дълги години.

70

Разбира се, организирането на подобно турне с ансамбъл от 60 души изисква

сериозна подготовка; налага се да се наема грамаден товарен вагон за декорации,

костюми, реквизити и пр., преодоляват се десетки митарства из разни паспортни

и митнически ведомства преди да се тръгне. Отпуснатата специално за трупата

пътническа каруца е прикачена за опашката на конвенционала, който потегля в

ранния следобед от София.

След като приключва истанбулската си програма, преминала при изключителен

интерес, софийската трупа сондира намерението си за изнасяне на представления

в новата столица, която отстои на 500 км. Съветват я да не отиде в довчерашното

степно градче, което тепърва се строи и благоустроява, защото нямало хотели, а в

театъра, макар и в центъра, жени още не ходели. Единственият ресторант не бил

достъпен, а и как да се покрият разноските по обратния път?

Тъкмо решават, че не е възможно да се играе в столицата Анкара, когато

бива получена лична покана от администрацията на държавния глава Мустафа

Кемал паша да бъдат негови гости. На негови разноски са изпратени два

вагона – за артистите и за декорациите, както и един вагон-ресторант, дори той

откупува всички представления и входът е безплатен. Въпреки че един анкарски

всекидневник съобщава, че българската оперетна трупа ще потегли сутринта на

7-и декември, тя реално тръгва от Истанбул с вечерния влак на 8-и, за да пристигне

на следващия ден в новостроящата се столица, където е посрещната сърдечно

още на гарата. Настанена е в единствения тогава луксозен хотел – вероятно това

е несъществуващият днес «Белвю» в квартал Улус, в който ще отседне и Елисавета

Багряна след няколко години.

Местният всекидневник «Хакимиети миллие» на първа страница съобщава

за пристигналата на 9-и декември българска оперетна трупа, която възнамерява

да остане в града около една седмица, като посочва и включените в репертоара

оперети («Графиня Марица», «Баядерка», «Царицата на чардаша», «Тайните на

харема», «Виктория и нейният хусар», «Цветето на Монмартр» и «Стамбулска

роза»), представя ръководителите и известните артисти. «Кооперативният театър»

дава представленията си в Халк еви, Народния дом. Знаейки за радушния прием

и отклик в Истанбул, вестникът уверява, че «трупата може да бъде сигурна, че в

Анкара ще се радва на не по-малко внимание». Виждаме и снимка на строителния

71

предприемач Петър Шурков, представен като организатор и ръководител на

турнето в Турция. Вестникът дава и обява за първата постановка – «Графиня

Марица», оперета в три части на известния Калман.

«Театърът беше много красив, построен от бял мрамор, обзаведен с най-модерна

техника и се състоеше от партер, един балкон и ложи», си спомня Мими след

години. Разлепените из града афиши уведомяват гражданите, че вратите на театъра

са отворени цяла седмица за тях и че всеки може да присъства със семейството

си. Независимо от това в началото посетителите, предимно мъже, са малко;

въпреки усилията на ръководителите й, новата страна тепърва се преобразява, в

преобладаващата си част анкарчани все още не са култивирали навика да ходят на

театър.

Първата постановка на 10-и декември – «Графиня Марица» – се играе пред

отбрана публика, която се впечатлява от изящния пърформанс на солобалерината

Мила Симеонова. Преди началото на постановката Стоил Стоилов благодари първо

на турски, а впоследствие на френски и български, на правителството, валийството

и общината за поканата и оказаното им гостоприемство, като пожелава скромното

им изкуство «да стане основа на приятелството между двата братски народа», след

което оркестърът изпълнява националните химни на двете страни.

Валията Невзат (Тандоган) кани трупата на следващия ден да разгледа и да се

запознае със забележителностите на столицата. Вестникът подканя, че и тези, които

не знаят български, могат свободно да разберат какво се играе на сцената. Биват

представени фотографии на Мими, Мила и Иван Цачев. За да види «симпатичната

трупа от братската съседна страна», своето място в ложата заема и Мустафа Кемал

паша, а в съседните се настаняват Исмет паша и Кязъм паша. «Текстът е преведен

на български, а оригиналната музика е съхранена», отбелязва вестникът, като

подчертава темпераментния глас на Иван Цачев, който разтърсва залата; посочва

се, че той пее в Германия и специално участва в турнето; зрителите се впечатляват

от доброто владеене на турски от Мила Симеонова, която изпълнява своите части

на турски.

Бива обявено, че на 11-и декември през деня ще бъде играна «Виктория и

нейният хусар», но поради лошото време впоследствие оперетата бива отменена,

а вечерта – «Баядерка» от Калман. Същата вечер на сцената бива представена

72

симпатична компилация между турски, български и френски, като това е полезно

за зрителите за пълноценното проследяване на постановката, на която отново

присъства Мустафа Кемал паша. Чули за намерението му, депутати, посланици

и министри се стичат в залата, в която той влиза пет минути преди началото на

представлението. С влизането на височайшата особа Стоилов подканя: «В чест на

Великия Гази, спасителя на родината: «Ура!» Салонът прокънтява с три мощни «ура»,

след което отново в негова чест оркестърът изсвирва двата химна. «Баядерка»

впечатлява анкарчани не само с музиката, но и с екзотичния си декор. Мустафа

Кемал паша приема в ложата си заедно с Петър Шурков артистите, които нямат

роля в последната част и ги поздравява за успешното представяне.

На 12-и декември е поставена на сцена «Царицата на чардаша», класическа

опера, позната в Турция. «Гласовете на изпълнителите излитат от сцената, за да

«кацнат» в душите на зрителите. Турските думи, изречени на румелийски диалект,

пораждат приятни усмивки», отбелязва местният официоз. В ролята на Силва

Мими Балканска надминава себе си. След спектакъла българските артисти са

поканени в ложата на Мустафа Кемал паша, който, очарован от артистичното им

превъплъщение, изказва възторга си от представлението, изразява своята симпатия

и възхищение, радва се, че отново чува българска реч, а и самият той говори хубаво

български: «Не съм забравил България. Там оставих частица от моята младост –

обичах хубава девойка..., но (мило се засмя той) не ми я дадоха!» (Председателят

на републиката намеква за любовта си към Димитрина (Мити) Ковачева, дъщерята

на министъра на войната по време на Балканската война, генерал Стилиян Ковачев.

За взаимните им чувства се разказва в художествено-документалната повест на

Лиляна Серафимова, «Обречената любов на Ататюрк»).

На 13-и декември във «Виктория и нейният хусар» домакините са впечатлени

от изпълненията на великолепния оркестър и сопраното Тинка Краева. В Анкара се

разчува за успеха на българската оперета, поради което с всеки изминат ден залата

се пълни повече. Гази, чието присъствие вдъхновява изпълненията на артистите,

отново посещава постановката и кани в ложата си директора Стоилов.

Ето че идва ред на последната постановка «Тайните на харема». Нека да

изтъкна интересната подробност, че оперетата на руския либретист и композитор

В. П. Валентинов (1871–1929), в която «чрез музиката и танците се поражда само

73

смях и настроение», е твърде актуална за страната домакин – тя е свързана с

премахването на фесовете и фереджетата. Тази оперета с турски сюжет и интересно

съдържание прави силно впечатление на Гази. Тереза, героинята на Мими, е твърде

привлекателна за Валяй паша, в чийто харем жените съвсем не са малко. Но пашата

не успява да открадне хубавицата, вместо нея в харема довличат преоблечения

в женски дрехи Гастон. Разгневеният паша търси отмъщение, но в този момент

съобщават за преврата в Цариград, за създаденото ново правителство. Тежка е

съдбата на бившия стопанин на харема, който е изпратен в изгнание, а жените му

получават свободата си.

В началото гастролиращите артисти се притесняват да излязат на сцената с

фесове и затова искат специално разрешение, тъй като въпросът е твърде деликатен

– преди броени години е извършена реформата в облеклото, фесовете са свалени

и заменени с модерни европейски шапки. Но в трето действие, където Муса

съобщава на Валяй паша, че въстанието на младотурците е победило и че той е

получил заповед от Истанбул да встъпи в длъжността на пашата, смъква от главата

му чалмата, хвърля я на земята и му слага цивилна шапка, гръм от ръкопляскания

изпълва целия салон, а Мустафа Кемал паша се усмихва и аплодира, доволен, че

вижда превъплътена на сцената една от своите реформи.

На срещата в ложата си той се интересува от оперетата, пита каква е и получава

необходимата информация. Помолен да изкаже мнението си, засмяно отвръща:

«Браво! Таланлив народ са Съветите! Бързо направиха оперета от моята революция.

Няма чалми, няма фесове, няма фереджета, няма шалвари! Руснаците са направили

много добра турска оперета!» На въпроса му дали се радва на успех в България,

гостите отговарят: «Да! Огромен! Играхме я три месеца всяка вечер.» «Това ме

радва! Когато пожелаете, може да бъдете мои гости. А Вие, госпожице, сте чудесна

на сцената. Играете нашите национални танци по-добре от туркиня! Поздравявам

ви, това наистина е постижение!», казва той, като се обръща към Тинка Краева. След

това българските артисти му благодарят за височайшето внимание и проявените

грижи и се сбогуват.

Анкарският всекидневник пожелава приятно завръщане в родината си на

«симпатичната оперетна трупа от съседната страна, която даде възможност на

столичани да прекарат приятни часове на забавление».

74

Поради ограниченото време, с което разполагат в Анкара, българските артисти

изнасят пет представления, четири от които са посетени лично от председателя

на републиката и министрите му. В централната ложа всяка вечер на спектаклите

присъства само той, а неговата свита и дипломати от други страни заемат съседните

балкони и ложи. След последния спектакъл българската трупа е поканена на гала

вечеря в присъствието на множество легационни служители от различни страни,

от които получава предложения за нови турнета в чужбина. Например японският

легационен представител настойчиво кани Мими Балканска на гастрол в страната

си.

Би било несправедливо едномесечното пребиваване на «Кооперативния

театър» в двата най-големи турски града да бъде окачествен като обикновен

гастрол в чужда страна. То далеч надхвърля границите на културно-художествения

акт и придобива обществен резонанс и отражение, почти колкото на официалното

посещение на българския премиер-министър Никола Мушанов, което се провежда

в първите дни на декември; турските вестници – главните източници и носители

на информация през онези години – в течение на цял месец всеки ден пълнят

страниците си с материали на възхита от таланта и изпълнителските качества на

трупата, която демонстрира постиженията на българското оперетно изкуство,

привлякло и радващо се на вниманието на държавния глава и висшия политически и

дипломатически елит. От дистанцията на времето впечатлява завидното поведение

и самочувствие на директори и артисти, които се държат и подават послания като

дипломати от висш ранг, носейки в себе си съзнание за ролята, която трябва да

изиграят не само на сцената. И най-вече, притежават непокварено съзнание за

сплотяващата и омиротворяваща роля на изкуството, за невидимите мостове,

което то гради – в много отношения по-здрави и устойчиви от политическите и

дипломатическите.