Klasik Türk şairi Şeyh Gâlib’in hem manevî hem de edebî yolunun yolcusu olan

Rusçuklu Dede Gâlib, Bulgaristan Türkleri edebiyatı antolojisine girmemiş bir şairimiz.

Bizim onunla tanışmamız, tabir caizse, 15-20 yıl önce oldu. 1920 ve 30’lu yıllarda ya-

yınlanan Bulgaristan Türklerine ait gazetelerde şiirlerini okudukça nasıl olur da bu şa-

irimiz bilinmez ve tanınmaz diye hayıflanmak yerine kendisini tanıtma işine koyulduk.

Rusçuklu Dede Gâlib, adı üstüne Rusçuk doğumludur. Önemli bir ilim, irfan ve yö-

netim merkezi olan şehirde Osmanlı döneminde dünyaya gelmiştir. Tam doğum tarihi

bilinmemektedir, zira bunu gösteren herhangi bir belge bulunmamaktadır. Fakat “Tec-

nis Koşma” adlı şiirinde yetişmesinde Rusçuklu saz şairi Hengâmî'nin katkısı olduğuna

işaret etmektedir:

Söğütlü Niyâzî Baba himmeti

Etmiş Hengâmî'ye vermiş devleti

Ahz-ı feyz eylemiş verdi şöhreti

Benim de üstâdım şöhreti verdi (İntibah, 1930, sayı 65)

Ama bu bağlantının doğrudan mı, yoksa dolaylı olarak mı gerçekleştiği konusu tam

olarak belli değildir. Çünkü yapılan araştırmalara göre, Hengâmî'nin 1873 senesinde

Bursa'da vefat ettiği sanılmaktadır. Eğer iki şair arasındaki ilişkinin bizzat vukû buldu-

ğu varsayımından hareket edecek olursak, Dede Gâlib'in 1850-60'lı yıllarda doğduğunu

ve takriben 70-80 sene yaşadığını kabul etmemiz gerecektir. Aksi takdirde iki şair ara-

sındaki ilişkinin dolaylı olmayıp eserlerinden istifade yoluyla gerçekleştiği çıkmaktadır.

Dede Gâlib’in hayatıyla ilgili çok az bilgi olmasına rağmen, 1906 yılında nişanlan -

dığına dair bir gazete haberi bulunmaktadır. Rusçuk’ta yayınlanan Tuna gazetesi bu

sevinçli haberi 24 Mart 1906 tarihinde şöyle duyurmuştur: “Şehrimiz Sâdî dergâhı

postnişîni şâir-i hoş-gû reşâdetlü Dede Gâlib Efendi ile tarîk-i nâzenîn [Bektaşî] dede-

gâhından Burhân Efendi’nin kerîme-i iffet vesîmesi hanımın dünkü gün nâmzedlikle-

ri [nişanları] icrâ edilmiş olduğu ma‘a’l-meserret mesmûumuz olmakla bilhâssa îfâ-yı

tebrîk ve tahiyyet olunur.”

Dede Gâlib, 1934’te vefat etmiştir. Bunu ve vefatıyla ilgili durumu o dönemde Sof-

ya’da yayınlanmakta olan Dostluk gazetesinin 18 Temmuz 1934 tarihli haberinden öğ-

reniyoruz: "Rusçuk şehrinde ehl-i tarîkattan Şeyh Dede Gâlib Efendi hayli zamandan

beri mübtelâ olduğu kalb hastalığından müteessiren 2 Temmuz 1934 târihine müsâdif

Pazartesi günü vefât etmiştir." Şairin ebedî âleme göç etmesinden sonra yine aynı

gazetenin sayfalarında dönemin münevverlerinden Hâfız İsmail Hakkı, Dede Gâlib’in

ruhuna bir şiirini ithâf etmiştir.

Rusçuklu Dede Gâlib'in doğup büyüdüğü şehir, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir ilim

ve irfan merkezidir. Bu şehirde Uryanî Mehmed Dede, Emanî, Mustafa Resâ, Mustafa

Beyanî, Zarifî, Hengâmî gibi şairler, Alemdar Mustafa Paşa, Şerif Hasan Paşa, Mir -

za Said Paşa, Mithat Paşa, Tahir Lütfü (Tokay) gibi devlet adamları, Mehmed Masum

(Akalın), Halil Hasan Pomakoğlu gibi münevverler yetişmiş ve Türk halkına hizmet

etmişlerdir. Aynı zamanda şehirde basın hayatı da canlıdır. Ayrıca dönemine göre, güç-

lü bir Türk basını söz konusudur. Şehirde şu gazeteler yayınlanmıştır : Balkan, Sebât,

Islâh, Müdâfaa-i Hukûk, Uhuvvet, Efkâr-ı Umûmiyye, Tuna ve Spor Gazetesi.

20. yüzyılın başlarında 10.000 civarında Müslüman nüfusu olan şehrin tekkeleri de

çok meşhurdur. Osmanlı dönemindeki Rusçuk ile ilgili araştırmalarıyla tanınan T. Ba-

kırcieva'nın tespitlerine göre, 19. yüzyılda şehirde 5 tekke ve bunlar arasında Sadiye

tarikatına ait olanlar da vardır. Osman Keskioğlu'nun ifadesine göre, Dede Gâlib Sadiye

tarikatına mensuptur. Yukarıdaki nişan haberi de bunu doğrulamaktadır. Tarikat men-

subu olduğu zaten yazdığı sufiyâne şiirlerinde açıkça görülmekte olup isminin başında-

ki “dede” ve “şeyh” vasıfları da bu mensubiyeti destekler mahiyettedir.

Dede Gâlib’in bağlı bulunduğu tasavvuf yolu, adını kurucusu Sadeddin el-Ceb-

bâvî'den (ö. 700/1300) almıştır. Arap memleketlerinde ortaya çıkan bu tarikat önce

Anadolu'da, 17. yüzyılda da Balkanlar'da yayılmaya başlamıştır. Bu tarikat Rusçuk şeh-

rinde de önemli bir konuma sahip olmuştur. Tarikatın Rusçuk'taki nüfuzunu arttıran -

lardan biri hiç kuşkusuz tarikatın önde gelenlerinden olan şair Zarifî Ömer Baba'dır (ö.

1210/1795). Yine Sadiye tarikatına mensup olan şair Mustafa Resâ (ö. 1250/1834) da

Rusçukludur. Yine T. Bakırcieva'nın verdiği bilgiye göre, 20. yüzyılın başlarında Rus-

çuk'taki önde gelen Müslüman siyasîler arasında Sadiye mensubu pek çok kimse mev-

cuttur.

Tasavvufla içlidışlı olan böyle bir ortamda yetiştiği anlaşılan Dede Gâlib Efendi'nin

kişiliği üzerinde tasavvufun, tekkenin büyük etkisi görülmektedir. Millî duyguları kuv-

vetli, tasavvufun verdiği esneklikle geniş kitlelere hitap eden ve hoşsohbet bir kimse

olan şairin ahlâkı da bir sufiye yaraşır şekildedir. Gazeteci ve edip Mehmed Behçet

(Perim)'in 1923 yılındaki Rusçuk seyahati izlenimleri arasında zikrettiği aşağıdaki söz-

leri Dede Gâlib'in karakteri hakkında söylediklerimize delildir: "Rusçuk'ta tekke ve câmi

âlimleri pek hoştur. Gâlib Efendi nâmında hoşlu ve mütevâzı bir dede vardır ki sohbetle-

rinden her dostu müstefîd kılmaktadır." (Ehali, 5. 03. 1923, sayı 69). Ayrıca şairimizin

1905 yılında Rusçuk'ta yayınlanmaya başlayan Türkçe Tuna gazetesine yazdığı tebrik

mahiyetindeki şiirini redaksiyon şu ifade ile takdim etmektedir: "Şâir-i halûk Rusçuklu

Gâlib Dede Efendi..." (Tuna, 12. 09. 1905, sayı 10). Yukarıda sözünü ettiğimiz vefatıy-

la ilgili haberde de "Merhûm Dede Gâlib Efendi tabîat-ı şiiriyyeye mâlik olup tarz-ı ka-

dîm üzre şiir inşâd eylemeye güzel muvaffak olmuş, ehl-i tarîkat arasında iyi tanınmış

bir zât idi. Üfûl-i ebedîye kavuşması Bulgaristan Müslümanları için hakîkaten büyük

bir zıyâ'dır." denmiştir.

Şairimiz döneminin toplumsal olaylarını gözlemleyen, bizzat içinde bulunan, hatta

gerek duyduğunda tekkedeki halvetinden çıkarak şiirleriyle münasebet alan ve basın-

dan kitlelere hitap eden bir kişidir. Meselâ, 1913 yılında Balkan Savaşı sonunda acıklı

bir hâle düşen Osmanlı askerlerine maddî ve manevî yardım sağlamak için millet-

vekili Hâfız Sâdık'ın girişimiyle Rusçuk şehrinde Osmanlı Esîrlerine İâne Komisyonu

kurulmuştur. 16 kişiden oluşan bu oluşumun üyeleri arasında Gâlib Talat’ı, yani Dede

Gâlib Efendi'yi de görüyoruz.

Dede Gâlib Efendi, okuyan ve yazan, olayları basından takip eden bir kişidir. Elimiz-

deki verilere göre, şairimizin Tuna, Uhuvvet, Dostluk, İntibah, Rehber ve Rodop gaze-

telerinde şiirleri yayınlanmıştır. Onun, en azından saydığımız bu gazeteleri okuduğunu

da söylemek herhalde abartılı olmayacaktır. Zaten zaman zaman gazete sayfalarında

bazı şairlere nazire olarak yazdığı şiirler de bu gazeteleri takip ettiğini göstermektedir.

Yazar, diplomat İ. H. T. Okday'ın verdiği bilgiye göre, Dede Gâlib Efendi aynı zamanda

Dostluk gazetesinde Rusçuk muhabirliği, İtisâm dergisinde de muharrirlik/yazarlık

yapmıştır. Ancak Dede Gâlib'in şiirleri dışında herhangi bir yazısını veya muhaberesini

bulamadık.

Şairimiz şiirlerini genellikle tarz-ı kadim/eski tarz üzere yazmıştır. Elimizdeki

şiirlerinin dili genel olarak çok ağır olmamakla birlikte Arapça ve Farsça terkiplerle

süslüdür. Bazı şiirlerini çok sade dille de yazdığı bir gerçektir. Şiirlerinde ölçüye/vez-

ne büyük itina göstermiştir. Bunu “Tecnîs Koşma”sındaki şu mısradan da anlamakta-

yız: "Gayr-ı mevzûn eş'âr hiç de sevmem".

Dede Gâlib'in iyi bir şiir bilgisi vardır. Bu, yazdığı şiir türlerinden ve kullandığı edebî

sanatlardan belli olmaktadır. Meselâ yazmış olduğu îdiye, tecnîs koşma, nevrûziye,

gazel, nazîre türünden şiirler, ustalıkla kullandığı iktibaslar, cinaslar, teşbihler,

mecazlar, tarih düşürmeler, istiareler vs. şairimizin şiirdeki maharetini göstermek-

tedir.

Rusçukluyuz vardır iftihârımız

İlm-i arûzda var üstâdımız

Eş'âr pazarında çok metâ'ımız

Benim de üstâdım şöhreti verdi,

diyen şairimiz, nazîre isteyenlere hiç çekinmeden cevap vermektedir. Dede Gâlib,

yıllarca imamlık, öğretmenlik ve gazetelerde yazarlık yaparak Müslüman-Türk halka

hizmet eden Hâfız İsmail Hakkı'ya ve Şeyh Âbid isimli başka bir kişiye yazdığı cevap

mahiyeti taşıyan şiirleriyle, nazireleriyle üstünlüğünü, üstatlığını ortaya koymuş ve on-

lara meydan okumuştur.

Rusçuklu Dede Gâlib, bir derviş olarak inziva hâlindedir, sessizliğe bürünüp derû-

nuna dalmak suretiyle varlığı tanıma gayretindedir. Bunun neticesinde varlığı vahdet

aynasında görmek suretiyle hayran kalanlardandır. Ama içli şair yeri geldiğinde tespi-

hini alıp cemaate karışmakta ve kesrette/çoklukta vahdeti seyretme zevkini tatmakta

ve bunu bir “Gazel”inde şöyle ifade etmektedir:

Kibr ü riyâ kisvesinden soyunup oldum halâs

Aşk ile giydim azîzim mahviyyet ihrâmını

Kesret-i mir'âta baktım seyr eyledim vahdeti

Vech-i mutlak ancak O'dur anladım encâmını

Bin bir esmâya bürünmüş eylemiş arz-ı cemâl

Nüsha-i kübrâ yaratmış âdemin ecsâmını

Aynı zamanda manevî dünyasına girerek içini tırmalayan şekilcileri, "men arefe"

sırrına, kimliğine vâkıf olamamış olanları da şu sözleriyle “Büyük Tesbihli Hoca’ya”

şiiriyle ikaz etmektedir.

Az tama'dan çok belâlar gelir sonra başına

Kısmetine râzı ol, et kanâat rızkına

Uyarısının tesirini görmeyince de “Yine Hocaya” adlı şiiriyle topluma zarar verenle-

re ateş püskürmektedir:

Yıkma nâsın başına fânî dünyâyı ey hoca

Cennet ü dûzah içün etme kavga ey hoca

***

Elimizdeki kısıtlı bilgilere dayanarak çizmeye çalıştığımız portresiyle Rusçuklu Dede

Gâlib Efendi, Osmanlı döneminde ve daha sonraları Balkanlar'ın önemli bir şehri olan

Rusçuk'ta yaşayıp edebiyat sanatıyla meşgul olmuş değerli bir münevverdir. Tekke ku-

rumlarının inkıraza uğrayıp eski etkinliğini kaybettiği bir dönemde ahlâkı, toplumcu,

eğitici, insanseverlik ve edebî yönleriyle güzel bir örnek sunan şairimizin gazete say -

falarında 30 kadar tasavvufî şiiri bulunmaktadır, acaba daha ne kadarı birtakım defter

veya yapraklardadır?

Örnek Şiirler

MÜFRED

Mezâr-ı pâkime bir Fâtiha hûn olmasın kimse

Rücû etmiş desinler aslına bu dem Dede Gâlib

GAZEL

Ders aldım nokta-i esrâr-ı bismillâhtan

Lütf u ihsâna eriştim Hazret-i Allâhtan

Hakkı bir bildim okudum kul hüvallâhü ehad

Verdim cilâ mir’ât-ı kalbe sümme raccehehüllâhtan

Her zerrede zâhir olmuş kudret-i sun‘-ı Hüdâ

Reng ü bûy-ı lezzet aldım necm ü şems ü mâhtan

Nefsimi bilmek için mürşidi oldum mürşidin

Ahz ü feyz ettim bugün meydân-ı ehlüllâhtan

El ele el-Hakka Gâlib menzil-i mi‘râca dek

Kat‘-ı ümîd eylemem evlâd-ı Resûlüllâhtan

KUMRU

Gözümden dûr olmasun ol mehlikâ kumru

Enîsimdir benim beytü'l-hazende hûb-edâ kumru

Ezelden meclis-i uşşâka lâyık mutlakâ kumru

Bilir her mûsikî tarzında âheng ü nevâ kumru

Nakarât

Eder bu hüsn ile halkı cihâna mübtelâ kumru

Sadâkatle olur erbâb-ı aşka âşinâ kumru

Zarîfâne tebessüm handeler eyler işâretsiz

O bir sâbit-kadem kim lâneden çıkmaz icâbetsiz

Kafeste beslenür bir mürg-ı terdir cevre tâkatsiz

Temâşâ-yı cemâle müntazır âşık nihâyetsiz

Eydan

Nazar kıl dîde-i ibretle sîmîn-i sâf-bâzûya

Nazîr olmaz kemend-i kâkül-i cânân-ebrûya

Yanaşmaz öyle her bir yem döken nâdân-ı bed-gûya

Dolaştı akl ü fikrim pîç ü tâb-ı zülf-i hoş-bûya

Eydan

Sakın zannetme feryâd ettiğinden keşf-i râz eyler

Nümâyiş gösterüp etrâfa uşşâka nâz eyler

Tefekkür etmeyüp encâmını fikr-i dırâz eyler

Neler söyler neler hep vuslatın Gâlib niyâz eyler

Eydan

HÂFIZ İSMAİL HAKKI EFENDİ'YE

Dinle zâhid meclis-i irfânda sohbet gelberi

Cân kulağına erişsin sırr-ı vahdet gelberi

Gir harâbât bezmine çâk eyle benlik perdesin

Çık libâs-ı kibr ü kinden ol selâmet gelberi

Nefsini mürşide teslîm eyle ol Hakk'a yakın

Şeş cihetten açılır bâb-ı hidâyet gelberi

Kalma a'mâ bunda gör zât u sıfâtın n'idüğün

Üscüdû emrine eylersen itâat gelberi

Hâk-pây-ı ârif ol Gâlib dilersen himmeti

Dergeh-i âl-i abâda gör hakîkat gelberi

Bütünü sorma bana

Yarım’a varsan, varım.

Anma diğer yarımı

Kırık dökük erdemim.

On yıllarca ağlarım

Birer yara her demim.

Ay rengini karlarda

Arar durur çiğdemim.

Anılar acelece

Yamaçtan ine ine

Taht kurmuş loş ufukta.

Göl neymiş, denizler ne

Bozkır… Ufak bir nokta,

Yaşantılar bilmece…

Güzel olurdu günler

Ötelere beriler

Tuzak kurmamış olsa.

Kaybolurdu hüzünler

Kurutulmuş dereler

Şar sularıyla dolsa.

Suyu taşmış bardağım

Tanrı Dağı’dır dağım

Halim öyle garip ki

Şar’da, Balkan’da şimdi

Arklarını yel alan

Suspus kuru ırmağım.

Bana sırrını açmış

Zamanımın çarkını

Boşuna onarırım.

Yakamozlar ninnidir

Boynu bükük ümide

Birer yara her demim.

Uyu ümidim uyu

Sorma bana ben neyim,

Ay rengini karlarda

Arayan divaneyim.

Ipıssız diyarlarda

Boynu bükük çiğdemim.

YARIM’A VARSAN VARIM

İskender Muzbeg

Aynur Mahmudova-Kaplan 1964

Bulgaristan, Mestanlı doğumlu-

dur.1989 yılında, zorunlu göç ile

Türkiye’ye yerleşir. Türkiye’de İç

Mimarlık eğitimi alan ressam ilk

sergisini 1996’da İzmir’de açar. Bu-

güne dek 26’sı kişisel olmak üzere

100’ün üzerinde karma sergide yer

alır. Yıllar içinde birçok uluslararası

sempozyum ve yurtdışı sergilere ka-

tılmıştır. Katalog çalışmaları, özel ve

resmi koleksiyonlarda birçok eserle-

ri bulunmaktadır. Yayınlanmış ma-

kale ve sunumları ile sanatçı, yurt

içi ve yurt dışında 20’nin üzerinde

sanat küratörlüğüne imza atmıştır.

Ressam Aynur Mahmudova- Kaplan

resim sanatının yanı sıra edebiyatla

da yakından ilgilenmektedir. “Ru-

meli- Duygu Telinde İnce Nazım” ve

“Kara’nın K’sı” adlı iki şiir kitabı ya-

yınlanmıştır. Çalışmalarını özel atöl-

yesinde sürdürmektedir.

Kadriye Cesur: Değerli Aynur

Kaplan, Sizle söyleşmedik hiç. Şimdi, Nöbettepe/Небет тепе dergisi okurları için

karşılaştık, isabetli oldu. Resim sanatıyla tanışmanız nasıl oldu, bu özel temastan söz

eder misiniz, lütfen.

Aynur Kaplan: Hayat yoldaşım olan sanat serüvenim çok küçük yaşlarda başlayıp

günümüze kadar beni hiç bırakmayan iyi ve kötü günlerimde sadık bir dostum oldu

hep.

Sanatı, bende yarattığı genel farkındalık ile tekâmül yolculuğuna yönlendiren bir

ibadet olarak düşünmekteyim. Siz de iyi bilirsiniz ki eser yaratan insanlar için, ressam

SÖYLEYİŞİ

veya şair, mesai saati kavramı, cumartesi, pazar, gece, gündüz diye bir şey yoktur. On-

lar her an yeni doğumlar sancısı içindedirler. Ben de yaşamımı böylesi biçimler içinde

geçirmekteyim. Sanatla aralıksız bir temas içindeyim.

KC: Nasıl bir yol geçtiniz ve bugün- 2019 yılında ressam Aynur Kaplan sanat

çizgisinin neresinde?

AK: Günümüze dek 27 kişisel sergi açmış ve 100’ün üzerinde yurt içi ve yurt dışında

15 ülkede karma sergilere, sanat fuarlarına, sempozyumlara katıldım. Ödüllerim de

var, mutluyum.

Sanatın içinde özel atölye çalışmalarımın yanı sıra 2009 yılı itibari ile Türkiye’de ek-

sikliğini hissettiğim Bulgaristan ve eski Sosyalist ülkelerde çok yaygın olan plener veya

koloni adıyla da bilinen toplumsal çalışmalar düzenlemeye başlayıp on yıl içerisinde

Türkiye, Bulgaristan ve Kıbrıs olmak üzere 32 uluslararası sanat organizasyonunun

küratörlüğünü yürüttüm. Uluslararası panel ve konferanslarda yayınlanmış makale ve

sunumlarım oldu. Eserlerim birçok ülkede resmî ve özel koleksiyonlarda, kataloglarda

yer almaktadır. Bu beni çok sevinçli kılıyor.

Türkiye Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği üyesiyim. Çalışmalarımı

atölyemde sürdürmekteyim, ancak dipsiz bir kuyu olan sanatın neresindeyim: bunun

cevabını ürettiğim eserler ve toplumun değerlendirmesine bırakıyorum.

KC: Hem Bulgaristan, hem Türkiye resim sanatını yakından tanıdığınızı

düşünüyorum. Bir kuş bakışı atıldığında iki ülkenin resim alanlarında hangi

farklılıklar veya ortak özellikler ortaya çıkmaktadır?

AK: Üstte bahsettiğim yurtiçi ve yurtdışı davetleri ile birçok müzeyi, galerileri, özel

atölyeleri ziyaret etme fırsatı buldum. Bilgiye, öğrenmeye doyumsuz kişiliğim beni cid-

di araştırmalara yöneltti, zengin bilgilere ulaşabildim böylece. Şunu açık söyleyebili-

rim ki Bulgaristan’ın sosyalist rejim döneminde kültüre ve sanata verilen önem çok ilgi

çekmekteydi. Aynı yıllarda, ne yazık ki sanatçılara dayatılan sosyalist tema baskıları da

vardı. Bunu yadsıyamayız. Günümüzde olduğu gibi sanatçılar özgürce üretebilselerdi

bugünkü başarı oranının da üstünde olunurdu. Yine de Bulgaristan resim sanatı takdi-

re değer bir dünya sıralaması içerisindedir.

Türkiye’deki resim sanatına gelince - geçmişi içerisinde İslami görüşler sebebi ile

sınırlandırmalar olduğunu herkes biliyor. Bu çemberi kırmak akademide yeni bir çağ-

daş akım başlatarak ve dünya sanatını tanımakla mümkün olacağı da anlaşıldı vakit-

lice. Bu konuda on yıldır gerçekleştirmekte olduğum sanat organizasyonlarına 30’un

üzerinde ülkeden sanatçılar davet edip ülkeler arası sanat diyalogları ve bizzat aynı

ortamda üreterek bilgi ve teknik akışını paylaşarak şahsım ve toplumsal sanat gelişi-

minde biraz katkım olması sebebi ile kendimce mutluyum.

Genel ve kısaca iki ülke arasındaki farklılık ve benzerlik böyle görünüyor. Çok şans-

lıyım ki her iki ülkenin vatandaşı olarak sanat çevrem gittikçe genişlemekte ve böylece

değerli dostluklar, paylaşımlar içerisinde sanatımı icra edebilmekteyim.

KC: Resim sanatının dili, doğası gereği evrenseldir. Resim, dolaysız iletişim

sağlar diye düşünülür hep. Bu olgudan yola çıkarak resim sanatının algılayı-

cı kitlesinin, örneğin şiir okuyan zümreden daha geniş olduğunu söyleyebilir

miyiz, sizce?

AK: Gerek resim, gerek şiir sanatı, izleyicinin veya okuyanın duygu ve hislerine do-

kunan bir dünyadır. Resim, çeviri gerektirmeden her lisana ve insana hitap eder. Ancak

her ikisinin de iletişim dili ve teknik gelişimi ayrıdır tabi- tema, kompozisyon, vurgu v.

s. Biri fırça ile, diğeri kalemle ortaya çıkar, öyle seslenir kişiye. Her ikisi de söylediğiniz

gibi evrenseldir. Şiir, insanoğlunun var olma sürecinde vazgeçilmez bir diyalog, sesle-

niş ve iletişim unsuru olmuştur.

KC: Resim sanatına ilgi duyan, bu alana yenice atım atan gençlere neler

söyleyebilirsiniz?

AK: Sanat tarihini incelemeden bir insanın resim yapmaktan sanatçı olmaya geç-

mesi mümkün değildir, bu bilinir. Aynı şey şiir için de geçerli tabi. Her konuda baş

konulan gelişim, araştırma, inceleme ve akabindeki uygulama ile başlar. Bu benim için

de böyle oldu. Benim kişiliğim de bundan ibaret. Nasıl ki bir Rönesans sanatçısını ta-

nıyıp bugünün modernitesine taşıyabiliyorsak, Divan edebiyatını da hiç tanımadan şiir

yazmak günümüz şiirinde eksiklik olurdu kanısındayım. Geçmiş ile günümüz arasın -

daki bağ önemli demek istiyorum. Bu anlamda ve bu arada, yeri gelmişken belirtmek

isterim, Nöbettepe dergisinin içeriği dolayısıyla sizleri kutluyorum; ders niteliğinde bir

yapıt olma yolunda ilerlemektedir. Özellikle gençler için bir laboratuvar gibi görünüyor

adeta. Gençlik, toplum içerisinde her zaman öncü, hak ve hukuk arayışı, yaratma içeri-

sinde olan cesaretli bireylerden oluşmuştur. Gençliğin enerjisi toplum için yönlendirici-

dir de. Duygu ve hislerini açıkça ifade ediliş şekli oldukça, şiirde de, resimde de, başka

alanlarda da başarılı olacaklarından eminim ve onlar adına çok umutluyum.

KC: Sanat çalışmalarınızda yol göstericileriniz olarak bellediğiniz isimler

vardır, kuşkusuz. Paylaşır mısınız, lütfen.

AK: Her insanın yaşamında örnek aldığı kişilikler vardır. Hocalarımız olmuştur ve

öğrenmeye açık olduğumuz sürece hep olacaktır. Bulgaristan’da yaşadığım yıllarda

Mestanlı kasabamızda değerli bir ressam vardı- Kamber Kamber. Kendisi çalışmala -

rını hâlâ orada devam etmektedir, ilham kaynağım, dostum, ağabeyim olmuştur. Yıl-

lardır omuz omuza yurtdışı ve yurtiçinde birlikte çalışma olanağına sahip olup uzun

uzun sanat sohbetleri ile kendimize dair veya dünya sanatı üzerine hasbıhal ederek,

sanatsal gelişimimde katkısı büyüktür. Türkiye’ye göç ettikten sonra ise ülkenin büyük

ustalarından saygıdeğer hocam Şeref Bigalı ile tanıştım. Kendisi ile yaklaşık on yıl ka-

dar özel atölyesinde çalıştım. Vefatından önce benden bir söz vermemi istedi: Fırçamı

asla kurutmamamı. Ona olan minnet ve şükranlarımla verdiğim sözü tuttum. Hâlâ her

yorgunluğa düştüğümde onun ilerlemiş yaşına rağmen nasıl aralıksız ve yılmaz bir

haz ve azimle çalıştığını hatırlar, hâlâ kendisinden güç ve ders almaya devam ederim.

Ancak en büyük desteği ailemden gördüm. Onlarla olmam gereken zamanları yıllardır

çalışmalarıma ayırdım, bu yüzdendir ki bir şey başarabildiysem tamamen ailemin an-

layışı ve üzerimdeki emekleri ile olmuştur, minnettarım…

KC: Paletinzide neler var, önümüzdeki süreçte neler bekleyelim sizden?

AK: Şu anda İstanbul Kadıköy Moda’da 27. kişisel sergim devam etmekte.

Bu yıl sanat sempozyumlarımın 10. yılı sebebi ile İzmir Resim Heykel Müzesi’nde

elimde bulunan yüzlerce sanatçının eserlerinden oluşan değerli koleksiyondan bir seç-

ki ile benim için çok anlamlı uluslararası sergi hazırlığı içerisindeyim. Bir de müjde ve-

reyim Kosova’da her yıl düzenlenen Uluslararası Türk Dünyası Hizmet Ödülü’ne layık

görülmüşüm, büyük bir sorumluk ve minnet duygusu halinde ödül komitesine teşekkür

ederim.

KC: Resimlerinize, genellikle isim vermediğinizi görüyoruz. Muhtemelen

bunu izleyene bırakıyorsunuz.

AK: Doğru, resimlerime genelde isim veremiyorum. Bunu izleyiciye bırakırım, her-

kes kendi görüşüne göre yorumlar ancak benim temam öncelikle Balkan kadınıdır.

Onun karakterini portresiyle anlatmaya çalışırım. Yüzünün bir bölümü koyu renktedir.

Hüzündür… Yaşanmışlıkların inkâr edilemez gölgesindedir ancak öyle de saf, duru,

aydın bir yönü vardır ki izleyeni, göreni Rumeli kadınına her zaman hayran bırakır.

Bakışlarında onurlu bir ışık, duruşunda gurur vardır...

KC: Anka kuşu imgesini de sıkça kullanıyorsunuz.

AK: Evet, evet. Yıllardır resimlerimde yer almaktadır, adı üzerinde. Külünden ye-

niden doğan. İşte bu bizleriz, göç eden o güçlü, hiç bir zorluğun karşısında eğilme-

yen kadını simgeler bende. Bazen ikisi bir aradadır: Anka, kadının sırdaşı paydaşıdır.

İçi daraldığında, sıkıldığında, üzüldüğünde aynen bir şairin kelimelere sığınması gibi

onurlu ve gururlu o kadın dışa asla zayıflığını göstermez. Belirtmez, anlaşılmaz ama

içini döktüğü bir dostu, bir yoldaşıdır Anka kuşu.

Anlayacağınız şudur ki sevgili Kadriye, içimizdeki neyse dışa sızan odur. Yine de

resimlere isim verelim diyorsan bunu en güzel sen yaparsın. Benim de çok hoşuma

gider, güzel bir sürprizin olur.

KC: Çok teşekkür ediyorum, Aynur Kaplan, yolunuz açık olsun, fırçanız hiç

kurumasın!

BİR USTA- BİR ÇIRAK Köşesi ile dergimizin geçmişle geleceği yan yana otur -

tup okurlarımızın da huzurunda yepyeni bir boyutta sohbete dalmalarını amaçlıyoruz.

Usta-Çırak ikilisi klasikleşmiş maharet ve tecrübe çerçevesinde algılanmamalı. Burada

boynuzu geçen nice kulaklarla karşılaşacaksınız. Kulağın boynuza göre bir üstünlüğü

daha vardır: onu nazikçe okşayıp çekebilirsiniz, bu onun daha da hızlı büyümesini sağ-

layacaktır.

HİLMİ HAŞAL 1954’te, Bulgaristan'ın Kırcali İli, Eğridere (Ardino) İlçesi, Aşağı Toz-

çalı (Dolno Prahovo) köyünde doğdu. Kırcali İnşaat Teknik Lisesi’nin Jeodezi ve Kartog-

rafi Bölümü’nü bitirdi. 1966'da edebiyata, şiire, okuma-yazma tutkusuna kapıldı. Tür-

kiye’ye göç etti. 1973’ten itibaren özel sektörde ve kamuda çalıştı. Çalışırken, Anadolu

Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde (AÖF) okudu. 1976’dan itibaren şiirleri, düzyazıları

ve çevirileri yayınlanmaktadır. Bursa’nın yerel dergi ve gazetelerinin yanı sıra; Oluşum,

Dönemeç, Somut, Milliyet Sanat, Varlık, Şiir-lik, Biçem, Yeni Biçem, Dize, Akatalpa, Def-

ter, Edebiyat ve Eleştiri, Kül, Kavram Karmaşa, E, Virgül, Yom Sanat, Kitap-lık, Ada, Mor

Taka, İmgelem Çocukları, Yazılıkaya, Eliz Edebiyat, Patika, Ihlamur vb. dergiler yazmayı

sürdürdü.

l991'de Yeni Adana gazetesinin açtığı "Sessizliği Saran Tını", adlı şiir yarışmasında

birinci oldu. 1993’te, yayınlanmamış kitap dosyası, Son Siren Kuşu ile 1993 Altın Koza

Şiir Yarışması'nda “Altın Koza Şiir Ödülü”nü aldı, ayrıca “Behçet Aysan’ı Anma Ödülü”ne

değer görüldü. 1993 Mayıs ayında, Bursa'da, bir arkadaş grubunun katılımıyla çıkan, Yeni

Biçem dergisinin kuruluşundan kapanışına değin, (72 sayı) yayımlanmasında etkin rol

üstlendi, yayın yönetmeni yardımcılığını yaptı.

1994’te, Yol Boyu Notları kitabıyla, ORSEV “Vedat Güler Şiir Ödülü” yarışmasında

mansiyon aldı. 2000 yılının başında yayımına başlanan, Akatalpa dergisinin yayınına

(105. sayıya kadar) yoğun çaba harcayarak katkıda bulundu. 2002’de, Bursa Osman-

gazi Belediyesi tarafından düzenlenen 2002 Ahmet Hamdi Tanpınar Şiir Yarışması’nda,

“Bursa’da Aşk” şiiriyle ikinci oldu. 2005’te, İzmir Karşıyaka Belediyesi, “Homeros Emek

Ödülü 2005” ile onurlandırıldı. 2006’da, Eskişehir Sanat Derneği’nin, 2006 Yunus Emre

Şiir Yarışması, Birincilik Ödülü’nü kazandı. 2014 BUYAZ (Bursa Yazın Ve Sanat Derneği)

Şiir Onur Ödülü’ne değer görüldü. 2009 başında ilk sayısı çıkan aylık Eliz Edebiyat dergi-

sinin sahibi, sorumlusu ve yayın yönetmeni... Dergi, 11. yılında olup 124. sayısı çıkmıştır.

Bütün zamanını şiire, yazıya ayırmak için 2005’de emekli oldu. Ancak ‘hayatının ese-

rini’ arama uğruna, üretmekten ve öğrenmekten emekli olmadı. Hayatın verdiği dersleri

almaya devam ediyor. Halen, basılı ve elektronik (sanal) edebiyat-sanat dergilerinde yaz-

mayı sürdürüyor.

Dilin yalanı olur, hem de güzel olur;

“Gönülçelen” sözcüklerde ayna, ipucu

Aklın şeytanlığındandır derler, birazı

Ama kalbin yalanı görülmez küllerde

Mutluluk için hızlandığında bile aynı

Aşkın ihsan bayrağı kırmızı, her atlasta

Dilin çıkmazdaki çırpınışı; yalan vuslatı

Kanatlı bir melek sesiyken tatlı namesi

Geçip gitmiş ne varsa hasat dökümü serde

Gerçek, küllüm zarar, içi boş beyanname

Aşkın israf dalgası, mavi, her okyanusta

Dilin suskun tarihi gösterir; toprağa kök aşı

Hayat, bitmeyen gelincik tarlası hayallerin

İnsanın güzel aldandığı kadim sonsuzluk

Gökyüzünde, hep eşit koşmuş atlar gölgesi

Uçsuzdur, dünyayı sarmalamış ebemkuşağı

Bunca kötülüğe rağmen gülümseyen iyilik

Eylül görmemiş ağustosböceği, dört hafta

Evet, dört haftalık ömre isyandır şarkısı

Dilin yorgun yalnızlığıdır; aşk tek cemre

Aklın kalabalığında kuşku, çiviyazım ilacı

Bütün çocukların ezbersiz geçtiği patika

Ay-güneş, yıldız katına çıkar, bengi ağaca

Orada bitmez, hatta hiçbir yerde bitmez o

Bu şiir burada bitmez, hatta hiçbir yerde

Eksilmez meseli; seni seviyorum demenin

Tüyü bitmemiş şiirin hakkı için; aşk adına

Susmalı zamanı, milyon kez susmalı arşa!

Bu nabız nerede dinlenecekse, oraya dek...

Mudanya, mart 2019

TÜYÜ BİTMEMİŞ ŞİİR HAKKI İÇİN

Hilmi Haşal

NEVİN SADIKOVA Bulgaristan’ın Sevlievo şehrinde doğdu. Ortaöğrenimini

bu kentte tamamladı. Çocuk yaşlarında şiire sevdalandı. Yazmaya başladı ve şi-

irleri Bulgaristan’ın edebiyat basınında önde gelen “Plamık” (Alev), “Narodna

mladej” (Halk gençliği), “Septemvri” (Eylül) vb. edebiyat dergilerinde okurla bu-

luştu. 1989 yılında Stara Zagora (Eski Zağara) Tıp Fakültesinde tıp öğrenimine

başladı. 1995 yılında mezun oldu ve Momçilgrad (Mestanlı) hastanesinde hekim

olarak çalışmaya başladı. Mesleki çalışmaları ve şiir sevdası halen bu şehirde

sürmektedir.

BENLİĞİM

Ne bir ses, ne bir seda

Dünya öylesine tenha!

Önüm ardım, sağım solum…

Heyhat, yaşam öylesine durgun!

Açık o korkunç boşluğun kara kapısı.

Ümit kâh görünüyor,

Kâh gizleniyor

Ve bir ileri, bir geri

Tepinip duruyor vicdan.

Ve bir an

Dörtyol ağzında kalan

Neden yine ben?

Bir yanda istekler boğaz boğaza

Diğer yanda tüm gerçekler kapış kapış…

Şöyle bir bak, bir bak,

Nasıl dönüyor fırıl fırıl fırıldak!

ŞİİR

Şiir mi dedin?

Sözcüklerde ezelleşme

Bir toplaşma gözyaşında,

Gülücükte güzelleşme

Ve en kutsal paylaşma mutlulukta

Özlemde o öldürücü ezilmişlik

Büyümüşlük aşkta

Ve kinde küçülmüşlük

Sonrası yolculuk

ve kimsesizlik gurbet elde.

Ve ben işte yine şiire döküyorum yüreğimi

Öyle bir hoş

Bir hoş oluyorum ki!…

Şiir olmasaydı, Ya Rab, bu gönül

Ne yapardı, ne ederdi?

Beni bir tanrıça örneği

Kim anlardı,

Kim dinlerdi?

Nevin Sadıkova