Sosyal ve kültürel yapısı açısından geçiş noktası olma özelliği vurgulanan ve muğlak

ifadelerle tanımlanan Balkanlar, kesin terimleri tercih eden coğrafyacılar için bile farklı sı￾nırlara işaret eden haritalarla gösterilen “sorunlu bir yer” olmuştur. Adrian Cioroianu, Me￾tafor Olarak Balkanlar (2005) kitabında yer alan makalesinde, güvenirliği tasdik edilmiş

bazı kaynakların Balkanlar Yarımadası için önerdiği tanımları gözden geçiriyor ve arala￾rındaki uyuşmazlıklara dikkat çekiyor. Encyclopaedia Britannica, örneğin, Balkan aidiyeti

sorgulanmayan Arnavutluk, Bosna Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Makedonya, Sırbistan

gibi ülkelerle birlikte yarımadanın sınırlarına Moldova’yı da katıyor ve Türkiye’nin bir

bölümünün Avrupa’da yer almasına rağmen Balkan ülkesi olmadığının altını çiziyor. Le

Pettit Laurousse Illuste ise yarımadanın kuzey sınırı olarak Sava ve Tuna nehirlerini göste￾riyor ve Türkiye’nin Avrupa kısmını Balkan bölgesi olarak tanımlıyor. Üçüncü bir kaynak,

Camton’s Active Encyclopaedia ise Türkiye’nin Avrupa kısmını yarımadaya dahil ederken

Moldova’yı bölgenin dışında tutuyor (209-211).

Balkanların coğrafi, siyasi ve kültürel sınırları kesin hatlarla çizilmese de, yarımada￾ya adını Osmanlıların verdiği su götürmez gerçektir. Balkan kelimesi için birçok Türkçe

sözlük sarp ve ormanlık sıradağlar, ağaçlarla kaplı dağ, sık ormanlarla kaplı kayalık dağ￾lar gibi “dağ” ve “orman” bileşimi üzerinde uzlaşan tanımlar öneriyor. Balkan çalışmaları

alanındaki en yetkin isimlerden biri olan Maria Todorova, Balkanlar’ı Tahayyül Etmek

başlıklı kitabında kelimenin etimolojisiyle ilgili farklı teorilerin mevcut olduğunu ifade

ediyor, ancak Halil İnalcık’ın görüşüne öncelik veriyor. İnalcık’a göre Osmanlılar bu ke￾limeyi Rumeli’de ilk başta genel olarak dağ anlamında kullanmışlardır. Etimolojik açıdan

incelendiğinde ise Farsçada çamur anlamına gelen “balk” sözcüğüne Türkçe “-an” ekinin

ilâve edilmesiyle oluşmuştur. Todorova kitabında farklı bir açıklamaya da yer veriyor. Bu

varsayıma göre “balkhan” terimi, Farsçada büyük, görkemli ev anlamına gelen “balahane”

den türemiştir. 11. ve 12. yüzyıllarda yarımadaya gelen Kumanlar, Peçenekler ve diğer

Türk boyları, burada gördükleri Haimos dağlarını Balkhan sıradağlarına benzeterek ona bu

ismi uyarlamışlardır. Üçüncü bir varsayıma göre ise Balkan terimi eski Bulgar kökenlidir.

Todorova bu hipotezin bilimselliğine şüphe ile yaklaşıyor ve Bulgarların bu sahiplenme

eğilimini Balkan konusunun Bulgarlar için taşıdığı anlamın göstergesi olarak yorumluyor

(64-65).

“Balkan” adı ilk olarak İtalyan diplomat Filippo Callimaco’nun 15. yüzyıla ait bir ese￾rinde kullanılır. Osmanlı başkentine yaptığı diplomatik ziyareti anlatırken, Callimaco, Ha-

imos dağlarından söz eder ve yerel halkın bu dağlardan Balkan olarak söz ettiğini belirtir.

1577’de Alman İmparator II. Rudolf’un III. Murat’a gönderdiği diplomatik heyete papaz

olarak dahil edilen Salomon Schweigger ise, Balkan teriminin Alman diline girmesine ön￾cülük eder. Fransızcada bu terime elçi Lous Dehayes de Cormanin’in 1621 tarihli günlü￾ğünde rastlanır. İngiliz gezgin John Morrit 1794 tarihli gezi notlarında bir zamanlar Hai￾mos olarak bilinen dağlara artık Balkan adının verildiğini üzüntüyle dile getirir. Todorova,

kapsamlı değerlendirmesinde bazı 15. ve 16. yüzyıl gezginlerin anlatılarında her iki isme

de rastlandığını, fakat zamanla Balkan teriminin ağırlık kazanmasıyla antik isminin unu￾tulduğunu belirtiyor (54-57).

Antik Yunan coğrafyacıları Haimos’un Adriyatik’ten Karadeniz’e kadar uzandığına,

böylece günümüzde Balkan adını taşıyan tüm yarımayı kestiğine inanır. Bu yanlış düşünce

Bizans döneminde de sürdürülür ve daha sonra Alman coğrafyacı Hugus Zeune bu eski

coğrafi bilgiye bağlı kalarak, yarımadaya Balkan ismini verir. Balkan dağlarının gerçek

boyutları 18. yüzyılın başlarında saptanır.

Yeni verilere göre Balkan dağları tüm yarımadayı kaplamamakta, batıdan doğuya Ti￾mok nehri vadisinden Karadeniz’e kadar uzanarak günümüz Bulgaristan sınırları içinde

yer almaktadır. Dağların gerçek boyutları saptanmış olsa da, asırlar önce benimsenen görüş

egemenliğini sürdürür ve Balkan Yarımadası teriminin doğmasına neden olur.

Yarımadanın farklı halkları “Balkanlı” kavramını öz kimlik olarak aynı şekilde değerlen￾dirmemekte. Balkan sıradağların Bulgaristan sınırları içerisinde yer almasından dolayı bu

kelime Bulgarların tarihi, sosyal, kültürel ve edebî söyleminde etkin bir yer almıştır. Türki￾ye’nin tarihî geçmişi nedeniyle Balkan sözcüğü Türkçede de yoğun olarak kullanılmakta ve

Bulgarcada olduğu gibi, olumlu anlamlarla yüklüdür. Balkan kavramını özel ad olarak kulla￾nacak kadar sahiplenen Bulgarlardan ve Türklerden farklı olarak Rumenlerin öz algı mode￾li, “Slav denizinde bir Lâtin adası” oluşturdukları inancına dayanıyor. Bu nedenle, Balkanlı

olmaktan coşku duymamakla birlikte, Rumenler Balkan sözcüğüne olumsuz sezdirimler de

yüklemekte. Avrupa medeniyetinin değerlerine beşiklik etmekle övünen Yunanlıların öz algı

sistemi de, Balkanlardan ziyade Batı’ya yakın olma inancına dayanmakta.

Batı’nın Balkanlar’a yaklaşımı ise Maria Todorova’nın Edward Said’in şarkiyatçılık

kavramına temellendirdiği balkanizm söylemi ile kuramsal bir çerçeveye oturtulmuştur.

Bölge için kullanılan Güneydoğu Avrupa ifadesi, hem coğrafi bir alanı tanımlamış, hem de

Balkanlar’ın tam olarak Avrupalı olmadığına, gelişimini tamamlamamış, taşralı bir Avrupa

olduğuna işaret etmiştir. Todorova, Martin Bernal’ın görülerine atıf yaparak, balkanizm

kavramını şu şekilde açıklıyor: “Fikirler dünyasında, balkanizm bir ölçüde Batı Avrupa-

lıların Balkanlar’daki ‘klasik’ beklentileri gerçekleşmeyince uğradıkları düş kırıklıklarına

bir tepki olarak doğdu, bu düş kırıklığı ise çoktandır oryantal olandan ayrı olarak kurulan

bir paradigma içerisinde oluştu” (50). Balkanist söylemin temellerini oluşturan bu “klasik

beklentiler”, Balkan halklarını ham, olgunlaşmamış, ilkel dürtülerinin rehberliğinde sürek￾li bir biri ile çatışan topluluklar olarak tasavvur etmiştir. Bu nedenle de Balkanlar ya “kan

gölü”, ya “barut fıçısı” olarak temsil edilmiştir.

Bosna Savaşı’ndan sonra NATO’nun Sırbistan’ı bombaladığı dönemde Associated

Press ajansının web sayfasında bu olayla ilgili şöyle bir açıklama göze çarpıyor: “Bal￾kanlar’da nesiller boyunca süren çatışmaların nedeni Sırpların Hırvatlardan, Hırvatların

Slovenlerden, Slovenlerin Karadağlılardan, Karadağlıların Müslümanlardan, Müslümanla￾rın Makedonlardan, Makedonların Arnavutlardan nefret etmesidir. Tüm bu etnik grupların

paylaştığı tek şey Balkan yarımadasıdır.” Tümüyle Batılı bir bakış açısını yansıtan bu gö￾rüş, Balkan halklarını birbirine ezelî düşmanlık besleyen gruplara indirgeyip, ortak tarihî

ve kültürel yapılarını yok sayıyor.

Rumen antropog Vintila Mihailescu ve Radu Anton Roman’ın “Milli Yemeklerimiz Ne

Kadar Milli” başlıklı makalesi, Balkan coğrafyasında ortak Osmanlı geçmişinin ne denli

önemli olduğunu “içeriden” bir görüş olarak bildiriyor: “Montreal’de Rumen restoranına

giden herkes sarma, pilav, musakka gibi ‘tipik Rumen yemekleri’ yiyebilir. Eğer Bulgar

restoranına giderseniz ‘tipik Bulgar yemekleri’ tadabilirsiniz: sarma, pilav, musakka gibi.

Eğer bir Roman grubunun (size de hiç yabancı gelmeyen) Sırp müziği çaldığı iyi bir Sırp

restoranına giderseniz, şef size ‘tipik Sırp yemekleri’ önerecektir: sarma, pilav, musakka”

(Kiossev, 165).

Tarih, Balkanlı kimliğinin bu benzerlik gibi görünen farklılıklarla baş etmek üzerine

kurulu olduğunu göstermiştir. Yazar ve tarihçi Michael Ignatieff, Yugoslav İç Savaşı’nı

Sigmund Freud’un “küçük farkların narsisizmi” kuramının ışığında yorumluyor ve milli￾yetçiliğin Balkan halkları arasındaki “küçük farklılıkları” büyük nefrete dönüştürdüğünü

iddia ediyor:

Freud, iki insan arasındaki gerçek fark ne kadar küçükse, hayallerinde o kadar daha

büyük görüneceğini savunmuştu. Bu etkiyi küçük farkların narsisizmi olarak ad￾landırdı. Bunun doğal sonucu, düşmanların gerçekte kim olduklarını kendilerine

hatırlatmak için birbirlerine ihtiyaç duymaları olmalıdır. Dolayısıyla Hırvat, Sırp

olmayan biridir. Sırp, Hırvat olmayan biridir. Öteki nefreti olmasaydı, yüceltilip ta￾pınılacak, açıkça tanımlanmış bir ulusal benlik olmazdı. (21-22)

Nesiller boyu birlikte yaşayan kardeş ve komşu kavgalarına şahitlik eden Balkan coğ￾rafyası, kavşak ve köprü gibi daha olumlu imgelerle de tasavvur edilmekte. Bulgar araş￾tırmacı Tsvetana Georgieva Balkanlar söyleminin metaforlara dayanmasına karşı çıkarak,

kavşak ve köprü imgelerinin de bölgeyi tanımlamakta yetersiz kaldığını açıklıyor:

İnsanlar ve tanrılar bir köprüde ve bir kavşakta karşılaşır ve birbirlerinin yanların￾dan geçerler. Balkanlar’da ise karmaşık bir temas-çatışma sürecinde birleşirler, bu

süreç onları dinsel veya ideolojik doktrinlerin ideal tiplerinden farklı kılar. Uygar￾lığın evriminde Balkanlar bir geçiş bölgesi değil, Tanrı ile tanrıların çelişkilerinin

insanlar tarafından alt edildiği bir mekândır. Birçok kuşağın can vererek ödediği

yüksek bedel budur. Bundan dolayı, köprü ve kavşak gibi metaforik yaftalarla açığa

çıkan ideolojik tutumların ve onlardan doğan stratejilerin gözden geçirilmesi gerekir.

(Todorova, 128)

Balkanlar, somut bir bölge olarak gerçek boyutlarıyla tasvir edilip değerlendirilmek

yerine, çoğunlukla Batı’nın atfettiği görüşlerle şekillendirilmiş, dışarıdan dayatılan imgeler

içselleştirilmiş ve yerli bir balkanist söyleme dönüşmüştür. Gelecekte Balkanlara atfedilen

metaforik yaftaları yeniden canlandıracak gelişmelerin yaşanmaması için ekonomik, top￾lumsal ve siyasal etkenlerle birlikte bu tür ideolojik söylemlerin gözden geçirilmesi son de￾rece önemlidir. Balkan coğrafyasında yaşayanlar için gerekli olan ise, Maria Todorova’nın

deyimi ile, Balkanları “gurur veya utanç kaynağı yapmadan” sevmeyi öğrenmeleridir.

Kaynakça

Cioroianu, Adrian. “The Impossible Escape: Romanians and the Balkans.” Balkan as Metap￾hor, ed. Dusan Bjelic, Obrad Radic, Mit Press, 2002, 209-211.

Ignatieff, Michael. “Croatia and Serbia.” Blood and Belonging: Journeys into the New Natio￾nalism. New York: Farrar, Straus and Giroux. 1993, 19-56.

Kiossev, Aleksander. “The Dark Intimacy: Maps, Identities, Acts of Identification.” Balkan as

Metaphor. Ed. Dusan Bjelic, Obrav Savic, Mit Press, 2002, 165-191.

Todorova, Maria. Balkanları Tahayyül Etmek. Çev. Dilek Şendil, İstanbul: İletişim, 2003.