hani ilkbaharları olurdu ya buraların,

hani canlı cansız her şey dile gelirdi

ve kokular saçılırken renkler delirirdi;

bir başka olurdu kucaklaşması dalların,

çünkü her birinde sevinçler göverirdi;

sen sevinç çiçekleri dermiş miydin hiç?

düğünlü dernekli ne günler vardı hani,

tıpkı masallardaki gibi dillere destan

ve sarı kınalar yakılırken bir taraftan,

bir taraftan bakışlar arardı da birbirini

dalga dalga kaplardı kalpleri heyecan.

sen de düş alemine girmiş miydin hiç?

sormuş muydun kendine nedir beklemek

ve özlem denizlerinde erimek için için?

yalnız tek bir bakış, tek bir gülücük için

pencereden pencereye koşmak ne demek,

ne demek birden bire kesilmesi nefesin?

sen sana bakışımı görmüş müydün hiç?

cep telefonsuz, facebook’suz yıllarda senin

haykırmışlığın var mıydı dibine kuyuların?

dilek yazmışlığın var mı aynasına suların?

ya da el falına baktırmışlığın öyle tedirgin,

nedenini bilmeden gelmeyen mektupların?

sen günlerce postacı beklemiş miydin hiç?

senli günleri anıyorum son zamanlarda,

yalnızlığım dayandıkça sık sık kapıma.

fotoğrafların küslüğü dokunuyor kanıma

ve nasılsa aniden, beklenmedik bir anda,

o en ölümcül soru saplanıveriyor aklıma:

sen beni sahiden de sevmiş miydin hiç?

SUSMA ANLARI

benim de sustuğum anlarım olur

bilmediğim zaman diyeceğimi;

sözcükler beynimde uçuşur durur,

tanıyamam hatta kendi kendimi.

utanacak bir şey yaptımsa eğer,

beklenmeden kırdığım bir pot varsa;

başım istemeden önüme düşer,

susarım, dilsizler nasıl susarsa.

olumsuz tüm yargıları dinlerken,

haklı bir uyarı karşısında da,

susarım dilimi ısırarak ben

amansız bir vicdan fırtınasında.

çoğu kez amaca ulaşmayınca,

ya da yenilgiyi kabullenirken,

susraım günlerce, belki aylarca,

utanarak hatta kendi gölgemden.

inançların, güvenlerin, aşkların...

sırf benim yüzümden tükenişinde,

ateş sarmalında pişmanlıkların

sustuğum anlarım olur benim de.

AHMET EMİN ATASOY

ilk adım

yıllar önce siz

yelken açıp gittiniz,

bana sahilde

beklemek kaldı...

kör olası zaman

kimden güç aldı,

bir verdiyse

hep üç aldı...

posta kutumun

hiç sucu yok,

yabancı adrese gitmiş

beklediğim sevgi,ilgi,

bana da tek avuntu kaldı

büyük isyanın ilk adımı

her yenilgi...

urgan

verilen sözlerin hesabını kim tutuyor

ve hangi renge dönüşür utanınca kırmızı,

o imalı gülüşler kalbime sıkılan kurşun,

emanetçi değilim sırrınızı saklayamam

benim yanımda lütfen

yüksek sesle konuşun...

elinizi kirletmeyin adınız kötüye çıkar

tuzunuz hep kuru kalsın kına yakın elinize

ölümüm kuduz bir köpekten olsun,

homurtuları duyar gibiyim o zaman asın

beni

boynuma geçireceğiniz urgan

lütfen ipekten olsun...

gülün düşü

istediğim yalnız iki damla su

gözüm yok kimsenin cakasında,

ölüm kabulümdür her zaman

bir güzelin yakasında...

dipnot

bilen bilir dağınığın tekiyim,

eşim komşu kadına

anlatırken duydum

biraz unutkanmışım

son zamanlar...

bunca dert arasında

ölmeyi unutursam

hatırlatın dostlar...

babamın türküleri

çivisi çıkmış dünyanın hala dönüyor hayret

işin içinden çıkamadım avazım yırtık yırtık,

her duyduğuna inanma sanrıdır belki

gördüğün

elalemin anlattığı o ben, ben değilim elbet

ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun artık...

beni kimselere benzetmeyin ,kendime

yabancıyım

hayırsızın elinde kuş kanadı ok olur,

yaşlı balıkçı ölmüş kimler aşırdı teknesini

kumdan kaleler yapan çocuk haberin var mı

büyük büyük nehirler

küçük denizlerde yok olur...

oyuncağım hiç olmadı ,babamın türküleri

vardı

kim bilir mutlu günler bekler

ardımda kalanları,

korkuyorum tanrım neyin peşinde o çakal

sürüsü,

derdin kadar ağla hesap tutuyor gizli bir el

ve sakın unutma söylenen son yalan

ölüm ilanları...

her günbatımı alır tekirdağdan götürür beni

uzaklara kamçı boyuna karaatlara

babamdan yadigar bir rumeli türküsü...

İBRAHİM KAMBEROĞLU