B

u yıl yetmişine basmış, ömrünün kırk yılı doğduğu Bulgaristan’da, son otuz yılı da

anavatan Türkiye’de geçmişti. Çocuklarının mürüvvetlerini de görmüştü. Mutluy-

du. “Bundan sonra uzatmaları oynayacağız, ne kadar sürer Allah bilir.” diyordu aklınca. Bakışı

karşısındaki kitaplığa kaydı. Çok sayıdaki kitabın arasında kendi imzasını taşıyan on eseri de yer

alıyordu. Dahası olur muydu, kendisi de bilemiyordu. Günlük yazılara devam ediyordu. On iki

yıldır yayınlanan derginin son sayısına hazırladığı önemli bir yazıyla uğraşıyordu sabahtan beri.

Evde yalnızdı. Yalnız olunca, rahat ve verimli çalışıyordu. Tekrar bilgisayar ekranında yazdığı

yazıya odaklandı. Tam yoğunlaşmıştı ve son cümleleri tamamlayacağı sırada üst kattaki çapraz

dairenin kapısı hışımla çarptı. Baba yine evlatlığıyla kavgaya tutuşmuştu, yüksek sesli tartışma -

larından dikkati dağıldı. Sinirlendi, çıkıp kapıyı açıp bir şeyler söylemek geçti içinden, vazgeçti.

Akşam yaklaşmıştı. Hırkasını aldı, dışarı çıktı. Her zaman oturduğu peykeye doğru yürüdü.

Gün içinde hiç boş kalmayan peykede kimse yoktu. Oturdu. Derin bir nefes aldıktan sonra elini

alnına siper ederek gökyüzüne baktı. Güneş karşı apartmanların bir mızrak boyu üzerindeydi.

Havada hiç bulut yoktu. Sonu nereye kadar gittiği bilinmeyen bir maviliğe kanat çırparak uçuşan

kuşlar hâkimdi. Site sakinlerinden mesaileri bitenlerin ve öğrencilerin servis araçları gelmeye

başlamışlardı. Bu arada giriş kapısından, akranı ve adaşı olan ayrıca iyi tanıdığı kimsesiz emek -

li öğretmenin yaklaştığını gördü. İki kelâm edeceği birinin gelmesine sevindi. İyice yaklaşınca

adaşının yüzünde bir gariplik sezdi. Selâm veren adaşını el işaretiyle yanına oturması için davet

etti. Kısaca hâl hatır ettiler. Günün bu vaktinde nereden geldiğini sordu, uzun hikâye olduğunu

söyledi emekli öğretmen… Anlatması için ısrar ettim. Adam sağına soluna bakındı, yakınlarında

kimseler yoktu.

“Ne sen sor, ne ben anlatayım adaş. Çok tuhaf bir olay yaşadım bugün!” deyince yazarın ko-

nuya ilgisi bir o kadar daha arttı.

“Ee?”

“Darıca’dan cenazeden dönüyorum.” dedi.

“Yakının mıydı?” diye sordu adaşı.

“Yakınım ne kelime, yakınımdan yakın, canımın içiymiş meğer! Elli yıl sonra, yani bugün

anladım.”

“Meraktan çatlatma adamı, anlat da dinleyelim.” deyince, adaşı bir defa daha etrafı bakışlarıy-

la kolaçan ettikten sonra söze girdi:

“Senin anlayacağın tam elli yıllık bir olay. Öğretmenlik diplomamı aldığım yıl tayinim bizim

kasabaya çıktı. İlk ders günüydü, lise son “A” sınıfında derse girdiğimde önce kendimi tanıt -

tım, sonra da öğrencilerin tek tek kendilerini tanıtmalarını istedim. Duvar tarafındaki ilk sıradan

başladılar. Her biri kalkıp adını ve nereli olduğunu söyleyip yerine oturuyordu. Sıra pencere ta-

rafındaki sıranın en önündeki kızlardaydı. Solda oturan orta boylu sarışın olanı ayağa kalkınca

yüzüne baktım. Bakışlarımız karşılaştı. Aman Allah’ım! Bu neydi! Yeryüzünde böyle bir sima

ancak hayal edilebilirdi: beyaz, yuvarlak yüzün iki yanağı pembemsi, iki kaşının altında, uzun

kirpiklerin arasında bakan cam sabah çiyinden camgöbeği renginde iki damla bana bakıyordu. O

an içimde bir fırtına koptu, deryalar coştu, bir alev tüm vücudumu sardı, diz bağlarım çözüldü…

Adaşım, nasıl anlatayım? Bu çocukluğumdan beri hayalimdeki o sarışın, kıvır kıvır saçlı melekti.

Gür saçını arkaya tek belik örmüş, yüzünün iki tarafındaki zülüflerinden yüzüne lüle lüle dökülen

sarı saman rengi saçları… Pembe dudaklarının arasından ‘Adım Cemile, Burgazboyu’ndanım’

cümlesi döküldü. Ertesi gün benim kiralık evimin karşısında oturduğunu görünce, içim öyle bir

hoş oldu. O dakkadan sonra içimdeki yangın bacayı sarmış, aylardır, günlerdir, dakikaların her

saniyesinde bu ateşi bastırmak benim için ayrı bir ızdıraptı. Zaman zaman sevgimi açmak geçti

içimden, açamazdım, ne de olsa öğrencimdi! Mevzuat buna izin vermezdi. Kuralları çiğnemek

ekmeğinden olmak demekti. Ne hikmetse, coğrafya öğretmeni bir şeyler mi sezinledi, içinden

tahmin mi etti bilemem… Bir gün bana ‘Genç adam Cemile’yi eş yapma gibi bir niyetin varsa,

Kirilitsa’yı bekle’ demesi beni hayrete düşürdü ve biraz daha sabretmemin gereğini hatırlattı. Her

hâlde okulun en güzeli olduğundan her delikanlının gözünün onun üzerinde olacağını tahmin

ediyordu.

Yıl içinde okula giderken, okul dönüşü, çarşı pazara çıkışlarında rastlaşıyorduk, bir bahane

uydurup evlerine gittiğim oluyordu. Sohbet esnasında hep havadan sudan konular konuşulurdu.

Ama gözler hiçbir şeyi gizlemiyordu. Benim duygularımı anladığı muhakkaktı, ancak… belli et-

miyordu zannımca. Esmerce oda arkadaşının bana yakınlık gösterdiğini o da fark ediyordu, ama

ben dünyada başkasını görmüyordum, ikinci bir kadını düşünemezdim de.

“İşte adaşım, benim uzun hikâyem elli yıl önce böyle başlamıştı.” diye anlatırken, hapşırdı ve

cebinden mendilini çıkardı.

“Serin havadan hemen etkilenirim. Neyse, nerede kalmıştım? Ha, o ders yılının sonunu iple

çekiyordum. 24 Mayıs, yani Bulgarların ‘Kirilitsa’ dediği okulların son gününde öğlen saatle -

rinde evin giriş merdivenlerinde onun bir an önce evden çıkmasını bekledim. Elim cebimde,

cebimde de yakut taşlı bir yüzük… Bugün ona her şeyi apaçık ilân edecektim, arkadaşlık, evlilik

teklifi gibi falan değil, doğrudan nişan yüzüğünü parmağına geçirecektim. Bu yüzüğü bana üni-

versitedeyken, sınıfımızdan Türkiye ziyaretine giden evli bir bayan arkadaşım hediye getirmiş

ve bir gün gönlüme düşen kıza nişan yüzüğü olur diye vermişti. İşte bunun sırası gelmişti. O an,

belki hayatımda o denli güçlüsünü hiç yaşamadığım bir heyecana kapılmıştım. Durduğum yerde

duramıyordum, gözlerim onların bahçe kapısındaydı. Ve işte on sekiz yaşının verdiği tüm güzel-

liğiyle kapı eşiğinde göründü. Okul kıyafetini atmış… daha bir güzel, kelebek misali, daha bir

alımlı olmuş… aynı anda, aynı istikamete yöneldik. Selâm verip mezuniyetini tebrik eder etmez

hemen sol elini kaptım, bu yüzüğü nişan yüzüğüm olarak kabul etmesini söyledim. Baktı baktı,

çok güzel olduğunu ve ömür boyu parmağında kalacağını söyledi. O an dünyada benden mutlu

biri olamazdı, ayaklarım yerden kesildi, göklere havalanmıştım sanki, mutluluktan uçuyordum…

Çarşıya kadar hep beraber yürüdük. Meğer bizim dünyada beraberliğimiz bu kadarcıkmış…

O gece mezuniyet balosu düzenlendi, ertesi gün taşradan olanlar köylerinin yolunu tuttular.

Tabi, o da Burgazboyu’ndaki köyünün yolunun yolcusu oldu… O yaz birkaç mektup alıp verdik.

Ben tayinimi başka bir yere aldırdım kasabadan ayrıldım. Her şey normal giderken, yıl sonuna

doğru mektuplarım cevapsız kaldı ve kısa bir süre sonra, kasabadan köylerine öğretmen giden

biriyle evlendirdikleri haberi geldi kulağıma. İnanamadım! Sözün kısası annesi babası benimle

evlenirse, köyde hayatının kararacağı, kasabalıyla evlenirse güzel hayatı olacağı bahanesiyle kızı

benden vazgeçirmişler. Duyduğum kadarıyla eğer büyüklerinin sözünden çıkarsa, evlâtlıktan si-

leceklerini söyleyince, kaderine boyun eğmiş. Bütün bu duyduklarımdan sonra hayatım kararmış,

ben bitmiştim.

O an itibariyle hayatın bittiğini sanmıştım ama devam etti. Gurur meselesi yaptım ve o günler-

den sonra hiç arayıp sormadım. Neden sorsaydım? Ailesi vardı, çocuk sahibi olduğunu duymuş-

tum. Ben gönlümü artık işime, öğrencilerime vermiştim. İkinci bir kadına gönül kapımı açmadım.

Köyde yaşlı annem ve babamla geçirdim yıllarımı. Büyük göçte sizler gibi biz de Anavatan’a

yerleştik. Burada hayatımıza internet girdi, zamanla Facebook, Messenger, Instagram girdi.

Bir gün Facebook’ta adından nerede olduğunu gördüm. Profil sayfasındaki fotoğrafının dışın-

da pek bir şey paylaşmıyordu, takip etmez oldum. Kaldığı kasabada akrabalarım var. Önceki gün

onları ziyarete gittim. Sabah selâ okundu. Akrabam merhumenin göçmenlerden bir bayan oldu-

ğunu söyledi. Torunlarının öğretmeniymiş, adını söyleyince irkildim. Oydu! Cenaze namazına

katılmamızın şart olduğunu söyledi.

Öğle namazından sonraydı, hep beraber cenaze evine gittik. İçeri girmedik. Dışarıya getirdiler

tabutu. Gasilhaneden gelen kadınlardan biri aramıza girdi, yakınların birini ismen çağırdı:

“Merhumenin zinetini alır mısın?” diye uzattığı mendili alan oğluymuş. Çok yakınımdaydı,

açtı baktı, gözyaşları sel oldu. Annesinin küpeleri, gerdanı… ve bir de yakut taşlı yüzük! Yüzüğü

görünce, ben fenalık geçirdim. Elli yıl önce parmağına taktığım yüzüktü bu! Yani yarım asırdır

taşıdığını, yani beni kalbinden silip atmadığını anladım. Adaşım, bu öyle bir hâl, öyle bir duygu

ki, anlatamam! O an sevilme duygusunu tattım. Bu tasvir edilemez bir duyguydu. Yani bunca yıl

benim de bir sevenim varmış, ruhumun bundan haberi olmamıştı. O an hüngür hüngür ağlaya -

sım geldi. Serde erkeklik vardı, ağlayamaz-

dım…

“Helâllik istendi hazirûnun tekmili hak-

kını helâl etti, hocanın daveti üzere birer

“Fâtiha” okudular. Tabut, cenaze aracına

konduktan sonra dönülmeyen yola çıkar -

ken, ben de olay yerinden ayrıldım. Oradan

geliyorum.” diye anlattı.

Akşam iyiden iyiye basmıştı. Site gi-

rişinden oluk oluk gelenler hızlı adımlarla

evlerine toplanırlarken, emekli öğretmen

dinlediklerinden epey müteessir olmuştu.

“Ne diyeyim adaş, geçmiş olsun, başın

sağ olsun diyebilirim. Bu perişan hâlinle

seni daha fazla tutmayayım. İyi akşamlar,

iyi geceler dilerim.” dedi.

“Teşekkürler, lâkin bu gece uykusuz ge-

çecek şüphesiz” deyip kimsesiz evine doğru

ilerledi. Yürürken âdeta sendeliyordu. Hâli-

ne çok acıdı, “Kader işte” diyebildi. Onun

ardından kalktı, dinledikleri onu çok etkile -

mişti, ama akşam akşam külliyatına bir eser

daha kazandırmıştı.

Akşam yemeğinden sonra kollarını sı-

vayıp bilgisayarın başına geçti. Eşi geç sa-

atlerde uyandığında, salondan gelen klavye

seslerini duydu.

18

FOTOĞRAF: Halide Süleyman / Халиде Сюлейман