yemyeşil bahçe,

bahçenin altın tacı,

bir armut ağacı.

Gözlerim önünde

yükselirdi yükseldikçe.

Çoğu kez, oturur, dinlenir,

kimi uyurdum gölgesinde.

Sarı armutlar,

düşerdi dibine,

bayılırdım sulu sulu,

kokulu lezzetine.

Bir de elinde sepetiyle

görünürdü Ali dede.

Kuşak takardı beline,

hayrandım onun huzurlu

gülüşüne.

Sebze sulardık beraberce,

domates, biber, patlıcan,

körpecik taze fasulyeler

doldururduk sepetimize.

Çabuk geçti seneler,

geride kaldı, çocuksu

neşeli günler.

Yoktu artık Ali dede,

yoktu o gülen gözler.

Ben, gençliğimde de

armut ağacının gölgesinde,

buluşurdum sevgilimle.

Tutuşurduk el ele,

yürürdük aydınlık geleceğe.

Ansızın bir gece,

yollara düştük aceleyle.

yürüye yürüye

alıştık göçebeliğe.

Şimdi armut ağacı,

uzaklarda kaldı.

Ağlıyormuş, acı acı.

Sarı armutlar,

yine onun baş tacı,

yeni sahibi,

acımasız bir yabancı.

YAKMA

Güneşi öptüm de geldim ,

yandım yandıkça,

yağmurlu havalarda

ıslandım ıslandıkça.

Göğsümü gerdim

esen, acı rüzgârlara,

dolaştım dolaştıkça

karlı dağlarda,

kimi geceledim,

ıssız mağaralarda.

İlkbaharda indim

bahçe ve bağlara,

yuvarlandım

yemyeşil çayırlarda.

Çalıştım çalıştıkça,

çamurlu tarlalarda.

Seni gördüm

pınar başında,

alevler bastı

dudaklarıma.

Yürüdüm;

engebeli yollarda,

yoruldum

yoruldukça.

İşte geldim kapına,

kalbim çarpıyor,

çarptıkça.

Zaten yanmışım,

yandıkça.

Bir de sen,

beni ateşe atma,

kömürleşene dek

yakma!