Sevgili dostlar,
Şimdi gelin sizi geçmişe; kahramanımızın yaşadığı süt yolculuğuna götüreyim. Şimdi bu ne
demek, nereden çıktı demeyin, nasıl bir şey diye sormayın. Benim de durup dururken bir anda
aklıma gelen bir konu oldu bu… Belki de kahramanımızın anne ve babasını 1 yıl arayla kaybetmesinin
ve onları, sadece son veda haliyle değil geçmişteki haliyle de anımsamak, yaşamak istemesiydi bu
yolculuğa başlamasının nedeni. Bir başka nedeni de kederi olduğu kadar sevinci ve mutluluğu da
paylaşma isteği olsa gerek.
Bilmem sizde de öyle midir? İnsanoğlunda, yakınlarının vefatında beynine kazınan onun en son
halidir. En azından öykümüzde başrolde olan kahramanımın yaşadığı budur. Onda anne ve babasıyla ilgili olarak gözünün önüne gelen fotoğraf, daha çok onların son görüntüsü, hayata gözlerini
yumdukları o son andır. Galiba insanoğlu beynine, daha çok vedaları kazıyor. Hele bu veda geriye
dönüşü olmayan olunca, o an beynine mıh gibi çakılıyor. İstese de istemese de…
Oysa onlarla geçmişte yaşadığımız yüz binlerce an ve anı vardır. Belki de kahramanımız onları,
o son halleriyle değil, geçmişteki o canlı, heyecanlı, kıpır kıpır; yeri gelip arada azarlayan ama daha
çok seven, kollayan halleriyle anımsamak istedi. Belki de Halil Cibran’ın “Hatırlamak bir buluşma
biçimidir” sözünde de olduğu üzere hatırlayarak buluşmak istedi… Kim bilir?
Yıl 1968 veya 69…
Ya yapılan 40 günlük Türkiye seyahati dönüşünün ertesi ya da 1 yıllık zaman sonrasında yaşanan
bir olay. Ortada iki dünya; biri 7-8 yaşındaki bir çocuğun koskocaman dünyası, kimsenin bilmediği,
yaşayanlardan başka kimsenin ilgilenmediği ve yaşayanlardan başka kimseyi ilgilendirmeyen köyü
yani Canbaşalı… Diğer yanda ise; gençlik hareketleri, Prag Baharı ve nice sosyal olaylarla çalkalanan fakat o koskoca dünyasındaki çocuğu hiç mi hiç ilgilendirmeyen o küçük dünya. Mc Luhan’ın
deyimiyle, o “Küresel Köy.”
Evet, yıl 1968 veya 69, aylardan Ağustos… Ve yaşanan haftalık rutin yani Süt Yolculuğu… Saat,
öğleden sonra 2 civarı.
Bulutsuz, masmavi bir gökyüzü, tepede, fırın misali yakan bir güneş. Doğadaki canlıların başını
sokacak bir gölge aradıkları, insanların da kırdıkları tütünleri dizdikten sonra yemek yiyip dinledikleri ve akşam üstü yeniden tütün tarlasına gitmek için hazırlık yaptıkları sıcak mı sıcak bir havanın
hâkim olduğu bir zaman dilimi…
Aslında bu, isteksizce yapılan bir yolculuk. Çünkü gidilecek yer köyden yaklaşık 3 kilometre
uzaklıkta ve üstelik hava çok sıcak. Daha da önemlisi yılanından tut da değişik tehlikeli hayvanların
olduğu; yerine göre risklerin ve tehlikelerin olduğu bayır balkandan, engebeli araziden geçen patikada yaşanacak bir yolculuğun adı bu. O yaşta ve tek başına gel de istekli ol…
Güzergâh, Aşağı Canbaşalı’nın Gayrak Mahallesi’nden başlayıp, Gaşak Dorası sırtlarından, Sadık’ın Pınarı, Gara Daşlık (Kara Taşlık) Şaban Talesi (Şaban Tarlası), Yel Kayası, Gürgemcik Ucu
(Gürgencik Ucu) ve Gölgeli Çayırı’ndan devam edip Cebel Çayı’nda kurulu olan ağılda son bulan
bir hat. Fakat bu, 7-8 yaşında bir çocuk için zaman zaman onun yüreğini ağzına getiren endişelere,
gerilimlere ve korkulara neden olan bir hat… Hele hele yılanın çok göründüğü Gara Daşlık ve Sadık
Pınarı’nın olduğu bölge…
Dediğim gibi, vakit öğleden sonra ve saat yaklaşık 2. Her köy çocuğunda olduğu gibi ayakta
siyah yemeni, üstte ütüsüz bir pantolon ve hanteri (gömlek) ve kamçakta (kamçak-kımçak: avuç)
sütü taşımak için bir çanga… Evin kapısının açılmasıyla birlikte yüze vuran, insanın sokağa çıkma
cesaretini kıran alev topu misali sıcak hava dalgası ve gözleri kamaştıran sert ışık…
Bitişikteki evin hareminden, başında çemberisi, sırtında feracesiyle tarlaya gidiş hazırlıklarıyla
uğraşan Elmazdecik (Elmas Abla) ile gelini Sadinge’nin (Sadiye-Suadiye Yenge) sesi geliyordu. Bir
taraftan tütün sepetlerini ters çevirip içinde kalan çer çöpü, kırıntıları döküyor, diğer taraftan da
yere dökülenleri süpürüyorlardı. Aramızda dar bir toprak sokak olan Mandacı Hasanaga’nın evinde
sessizlik hâkimdi. Aynı şekilde az ileride Gaşak Dorası’na dönüşte yolu üzerinde yer alan Kâzımaga’ların evinde de…
Anadan gelen “gızanım, dikkatli git ve gel” uyarısıyla birlikte yola çıkış… Çok ilginçtir, 7-8 yaşındaki çocuğunu tek başına bu serüvene yollayan aynı kadın aynı ana, Türkiye’ye gelip oğlu yetişkin
olduğunda bile, sokağa çıkmasından korkmuştur. Belki göçle birlikte yeni ve tanımadığı, bilmediği
büyük bir şehir yani Bursa ve yarışmacı yaşam biçimi ile üçüncü sayfa haberleri korkularını beslemiş, büyütmüştü… Belki de 70’li yıllardaki terör olayları… Belki de her ikisi…
Naydinge (Nahide Yenge) ve Ametaga’nın (Ahmet Aga) evi. Yani o tarafta köyün son binası…
Önde, Çingene Pınarı Deresi’ne doğru dik bir şekilde inen her taraf kayayla kaplı, üzerinde çok az
yerde toprak ve çimen olan adıyla müsemma Gayrak bölgesi yani maceranın başladığı nokta, tam
karşıda ise Gaşak Dorası. Sol tarafta, yaklaşık 4-5 kilometre mesafede geceleri ışıldayan renkleriyle
Şeyhcuma yani halk arasında bilinen ve kullanılan adıyla Cumayanı yani günümüzün Cebel’i.
Gaynacırın yakınından, insanın varlığından ürken bir dobillik kuşu, nerden çıktı şimdi bu dercesinе, havalanıp az öteye tembelce yeniden kondu. Güneşlenmekte olan yeşilbaş hızla en yakın yarığın içine daldı. Uzaktan bir köpek havlaması, bir horoz ötüşü, bir tavuk gıdaklaması ve bazı evlerin
bacalarından çıkan ince bir duman köyde, bu sıcakta, yaşam olduğunun en belirgin göstergeleriydi.
Demek ki, birileri, akşam tütün kırmaktan döndükten sonra zaman kaybetmemek ve geç kalmamak
için şimdiden yemeğini hazırlıyordu… Cesaretlendi ve kendini biraz olsun güvende hissetti.
En çok çekinilen, korkulan Gara Daşlık ve Sadık Pınarı’nı sorunsuz bir şekilde geçti. Rahatlamış
ve neşesi yerine gelmişti. Tam her şey geçti, bundan sonrası rahat olacak dediği bir anda; Şaban Talesi’ne (Şaban Tarlası) yaklaştığında ortaya çıkan sert bir sesle midesi ağızına geldi. Sesin sebebinin
farkına ilk anda varamadı. Ancak havalanıp karşıda bulunan Sırtdorası’nın eteklerine doğru süzülen keklik sürüsünü görünce sesin sebebini anladı. Rahatlamıştı…
Bu kadar tatlı bir canlının böyle bir korkunun sebebi olabileceğini hiç aklına getirmemişti. Onlarca keklik aynı anda havalanınca demek ki, bu ses çıkıyordu. Az aşağıda, bu sesten irkilip yattığı
yerden fırlayan irice bir tavşan oradan oraya çüyerek (zıplayarak) son hız insanların ortasındaki
delikten geçerek derdine derman, şifa aradığı, hayallerinin gerçekleşmesi için dilek tuttuğu, dua
okuduğu Yel Kayası’na doğru yönelmişti. Demek ki, yüreği ağızına gelen sadece kendisi değilmiş…
Ve Gürgemcik Ucu (Gürgencik Ucu). Yani yolun beşte üçü. Yani umut. Uzaktan da olsa Cebel’in,
Çakalla’n (Çakallar), Tepealtı’nın, Aşadere’nin (Aşağıdere) yani medeniyetin görünmesi moral vermişti. Sanki bir şey olsa birileri koşup gelebilecekti. Rahatlamıştı… Yeni bir hevesle yoluna devam
etti. Gölgeli Çayırı’nı baseynin (havuz) oradan geçip kestirmeden hedefine ulaştı. Korkularından
tamamen sıyrılmıştı.
Az ileride pembe yanakları, sevimli ve güleç yüzü, başında İspanyol beresi, sırtında kepesi, elinde gegesiyle ve bir heykel gibi duruşuyla çobanların tanrısı görünümündeki baba dostu Eminkaye
(Emin Kahya) olarak bilinen Eminaga duruyordu. Yanında da oğlu Şabanaga. Baba ve oğul kaş göz
işaretiyle kahramanımızla uğraştıktan, esprili sataşma ve şakalaşmadan sonra sıra sütün çangaya
boşaltılmasına geldi. Fakat sütü garantiye almak gerekiyordu. Bunun da yolu belliydi. Sütü taşıyanı
yola çıkmadan önce süte boğmak. Yola çıkmasına, ancak taze sağılmış sütten bıkana kadar içtikten
sonra gerçekleşti. Film başa sarılmaya başlandı…
Götürülen sadece süt değildi. Aynı zamanda dost selamını da babasına iletmesi gerekiyordu.
Ancak dönüş, gelişe göre çok daha zor olacaktı. Bir kere kamçağında süt dolu çanga vardı ve en ufak
bir sendeleme ve düşüş, sütün dökülmesi demekti. Dahası dönüşte, gelişin aksine yokuş ve tırmanma çok daha fazlaydı. Doğal olarak çok daha yorucu olacaktı ve yine doğal olarak çok daha dikkatli
olması gerekecekti.
Gölgeli Çayırı, pınar, baseyn ve sonrasında buraya kadar olana göre daha dik bir tırmanış ve
Gürgemcik Ucu. Çanganın yere bırakılması ve kısa bir mola. Kamçağındaki teri kurutmak için elini
pantolonuyla sildi. Dik saçları terden sırılsıklam olmuştu. Karşısında, biraz uzakta köyünün evleri
görünüyordu. Sağ tarafta Sırtdorası yönünde Şaban Pınarı’nın yanından Bir Parmak Mezarı'na doğru insanlar, sırtlarında sepetleriyle tütün tarlasına gidiyorlardı. Yalnız olmadığını ve sesini duyuracak birilerinin olduğunu bilmek içini rahatlatmıştı. Oysa, bir şey olsa insanlar sesini duysa bile, o
dik yokuştan inip ağaçlar ve çalılıklar arasından yol bulup Şevket Deresi’ni geçip yanına gelmeleri
ve yardım etmeleri en az 40-45 dakikalarını alırdı. Olsun, uzakta da olsa insanların varlığı, bir güven
kaynağıydı.
Tam da elini çangaya uzatmıştı ki, Gaşak Dorası’na doğru üst tarafta bulunan taşlık bölgeden
gelen bir sesle irkildi. Ne olabilirdi ki…? Ses, aralıklarla devam edince merak korkuya galip geldi
ve gara çalıların arasından bakarak sesin kaynağını anlamaya çalıştı. Görünürde bir şey yoktu. Dikenlerine takılmamaya dikkat ederek çalıların arasından dikkatlice geçerek sesin geldiği yöne doğru
taşlara dikkatli basarak tırmanmaya başladı. Korkunun kaynağı belli olmuştu. Yakıcı güneş altında
ters dönmüş bir kaplumbağanın kurtulma çabasıydı sesin kaynağı. Kurtulmak için çabaladıkça taşlara çarpıyor ve bu ses çıkıyordu. Kaplumbağayı düz bir alana bıraktı. Rahatlamıştı…
Yola çıkan insanların çoğaldığını görünce eve geç kaldığını anladı. Acele etmesi gerekiyordu.
Çünkü anası da tarlaya; tütün kırmaya gidecekti. Panikledi… Allah’tan tarlaları köyün hemen bitişiğindeydi. Zıraplı (hızlı) ve dikkatli yürümeye başladı. Bu düşünce ve duyguyla en çok çekindiği
ve korktuğu Sadık Pınarı ile Gara Daşlık bölgesini geçtiğinin farkına bile varmadan kendini Gayrak
yokuşunda buldu. Ev artık en fazla 5 dakikalık mesafedeydi.
Sütü, sorunsuz bir şekilde getirmiş olmanın sevinci ve mutluluğu… Gururluydu. Vafla (gofret)
ve anayla birlikte tarlaya gitmek de ödülüydü.
Ayna (ana), yorgun değilim, hadi gidelim, dedi. Vaflayı ısıra ısıra annesinin peşi sıra yola düşmüştü…
Yorumlar
Henüz yorum yok.
Giriş veya Kayıt — yorum yazmak için.